Bugün 18 Ekim 2026 Pazar

Saat 14:20

Birkaç gündür aralıklı ama şiddetli yağan yağmurun ardından Ankara’da hava kapalı ve serin

İstanbul’daki evimizi toplarken çok üzücü haberini aldığımız çok sevgili arkadaşımız Giovanni Aliverti ve çok sevgili Francesca ile geçirdiğimiz çok güzel Roma, Venedik ve Ankara günlerinin anısına . . .

İstanbul’daki evimizden son eşyalar dün Ankara’ya geldi.

Hakkında başlı başına bir “gezgin kayıt” hak eden sevgili çalışma masama kavuştum böylece.

Hakiki bir çalışma odam var artık, bu odanın da baş köşesinde masam.

Ama ilk defa bir pencereden dışarı bakmıyor, bir sokağa, bahçeye ya da avluya doğru açılmıyor.

Uçuk yeşil, geniş ve boş bir duvarla birbirlerini süzüyorlar şimdilik. Yakında boy boy, renk renk çizimler, fotoğraflar, posterlerle kaplanacak bu duvar, o zaman ısınacaklar birbirlerine, umutluyum.

Sabah erken saatlerde bu yeni yerindeki masama ilk defa oturdum.

Oturur oturmaz, solumdan ve hafifçe arkamdan gelen Ankara sonbaharının kapalı hava ışığı eşliğinde masamı, tüm aşinalığına rağmen, farklı bir hisle kavradım.

O hissin heyecanıyla da Ankara’da, masamda yazdığım ilk yazı şekillenmeye başladı.

Yağmurlar, seller, dereler, Çankaya’da bir havuz ve Florya’nın denizi üzerinden İstanbul’u Ankara’ya akarak, suyla bağlıyor bu yazı.

Geçen hafta İstanbul’un pek çok yerinin şelalelerle kaplandığı gün biz evi kapattık, Ankara’da sağanak yağış alarmının verildiği gün de eşyaları eve taşıdık.

Hep birlikte böyle bir felâketle savrulduk İstanbul’da, Ankara’da da benzer bir felâket korkusuyla kasıldık kaldık.

Ve yine dereler hakkında konuştuk, hem İstanbul’da hem de Ankara’da yatakları kapatılıp yollara dönüştürülen, imara açılan, semtlerin, mahallelerin, caddelerin, sokakların isimlerinde izlerini sürdüğümüz derelerden.

Kentlerin kaybettiğimiz derelerine duyduğumuz bu ilgi yeni değil kuşkusuz. Hatta tam da o İstanbul korkunçluğundan birkaç gün önce ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde gördüğüm “Ankara’nın Suyuna Arşivden Bak” sergisi doğrudan bu ilginin ürünüydü. Duygu Cihanger Ribeiro, Selen Karadoğan, Z. Buket Üstün Kurt ve H. Eren Efeoğlu’nun küratörlüğünde düzenlenen sergi, Eymir ve Mogan gölleriyle kentin kayıp dereleri hakkında yapılmış öğrenci araştırma projelerinden, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Harita ve Plan Belgeleme Birimi’nin arşivinden derlenmiş belgelerden ve özgün görsellerden oluşuyordu. Sergiyi gezerken de, ilk olarak muhtemelen İstanbul’da, 2021 yılındaki Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nde seyrettiğim, yönetmenliğini Yasin Semiz’in yaptığı “Asfaltın Altında Dereler Var!” belgeselini hatırladım hemen.

Sergiden çıkıp ODTÜ Mimarlık Amfisi’nde gösterimi olan başka bir belgeseli izledim. Yönetmenliğini Vedat Atasoy’un, danışmanlığını Elâ Alanyalı Aral’ın yaptığı “Ankara’nın 3000 Yıllık Tümülüsleri” belgeselindeki tüm araştırmacılar tarafından vurgulanan, tümülüslerin su yollarıyla, kentin kaybolan dereleriyle kurduğu ilişkiydi.

Florya Deniz Köşkü fotoğraflarının kaynakları (grup fotoğrafı dışında): Wikimedia Commons / grup fotoğrafı: https://isteataturk.com/Kronolojik/Tarih/1936/8/5/Mustafa-Kemal-Ataturk-Floryada-denizde-yuzerken-genclerle-beraber-05081936/20 [Cemal Işıksel (fotoğrafçı), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Ankara: TTK Basımevi, 1969), 142]

O akşamüstü bir faaliyetten diğerine koşma heyecanı içinde, Mimarlar Derneği 1927’de düzenlenen bir sunum da dinledim. Pınar Sezginalp’in yaptığı sunum, “Mimar Sizsiniz” üst başlığıyla Atatürk ve Clemens Holzmeister arasındaki işveren- mimar ilişkisi üzerinden Çankaya Köşkü’nün iç mekân tasarımına odaklanıyordu.

Sezginalp’ten aldığım ilhamla sunumun sonunda soru-yorum şeklinde aktardığım izlenimlerimi bu sabah tekrar düşündüm. Yazmayı hayal ettiğim konular defterime bir de Çankaya Köşkü’nün planlamasında merkezî konumda yer alan yüzme havuzunu ekledim.

Çankaya Köşkü’nün insansız fotoğrafları arasında Atatürk’ü havuzda yüzerken gösteren herhangi bir görsel belge olduğuna pek ihtimal vermiyorum fakat yazılı bir belge de mi yok acaba? Peki Atatürk bu havuzu hiç kullanmamış olabilir mi?

İşte burada da, Seyfi Arkan’ın tasarladığı Florya Deniz Köşkü ve Atatürk’ün Florya plajında, denizde, Ülkü’yle, bir grup insanla otururken, yüzerken, kürek çekerken, yürüyüş yaparken çekilmiş (ve o tümüyle ilgisiz, bahtsız bir şekilde yorumlanmış) fotoğrafları ve filmleri geliyor aklıma hemen.

İnsansız Çankaya Köşkü yüzme havuzuyla Atatürk de dahil bol insanlı Florya Deniz Köşkü sahili ve denizi arasındaki farkı nasıl yorumlayabileceğimizi düşünmeden edemiyorum haliyle.

Bütün bu yağmurlar, sellerden sonra bir de Ankara’nın havuzuyla İstanbul’un denizi arasında Atatürk’ün (ve bizim) suyla ilişkisine (ilişkimize) merak saldım kısacası.

Bugün 23 Ağustos 2026 Pazar

Saat 16:30

İstanbul’da hava kısaca sıcak

İstanbul’daki evime veda ediyorum artık.

Yakın bir zamanda yıkılacak.

2023 yılının Ağustos ayında başlayan süreç böylece bitecek.

Sayısız Kadıköy Belediyesi ziyaretiyle, apartman toplantısıyla ve önce binamızı güçlendirme umudunun peşinde, böyle bir umudun gerçekleşmeyeceğini anladığımda da “yenilenmesi” için yaptığım inşaat şirketi görüşmeleriyle geçti bu süreç. 

Gezgin Kayıtlar’da 2023 yılının Ağustos ve Ekim aylarında yazdığım iki not bu sürecin başlangıcına tanıklık etmişti.  

Günlüklerim ve masamdaki bu iki defterim ise tüm sürece eşlik ettiler.

Moda’nın daha mütevazı kesiminde o bitişik nizamdaki küçük yapılarından biri -üstelik de ikinci derecede tarihî bir ahşap yapıya komşu- olduğundan müteahhitlere bir türlü beğendiremediğimiz fakat sonunda neredeyse tüm Moda’yı “dönüştüren” bir şirketin -muhtemelen sokağının cazibesinden- ilgisini çekmeyi başaran binamızın hikâyesini anlatıyor tümü, farklı farklı şekillerde.

Kapağında atlı (arabalı) pullar olan defterde evime dair Gezgin Kayıtlar’a yazmayı planladığım konuların notları var. 

Diğeri ise, başlarken yaptığım tanımla, “yıkılmaya hazırlanan evimin günlüğü.” Şimdi elime aldım ama açıp bakamayacağımı anladım, masama bıraktım. Başka bir zaman okuduğumda, Gezgin Kayıtlar için ilham verecek o da, eminim.

Çünkü yazmaya devam edeceğim Gezgin Kayıtlar’a evimi ve benden önceki tarihini, avlumu, avlumun ağaçlarını ve hayvanlarını, sokağımı, mahallemi, sokağımda ve mahallemde yaşamış ünlüleri ve tabii tramvayları ve tramvay hikâyelerini.

“Kentsel dönüşüm” adı altında İstanbul’un maruz kaldığı vahşi yıkım karşısında evlerine anlaşılmaz bir sevgiyle sarılanlarla paylaştığım, benzer bir deneyim yaşamayanların da tahmin edebilecekleri hislerle ayrılıyorum evimden.

Ankara’dan hep birlikte taşındığımız Cadı’nın, Isırcan’ın, Çakma’nın ve Oğluş’un anılarıyla dolu, hayatımın en dönüştürücü dönemlerinden birinde bana kol kanat gerdiği için teşekkür ediyorum. 

Evime, sevgili evime.

“Ev” denilen şeye uzun bir süredir ilgi duyuyorum, özellikle de yazar ve sanatçı evi türüne. 

Çok geniş bir entelektüel/akademik kitleyle paylaştığım bu ilginin ürettiği çok geniş bir kaynakça içinden bugün sadece tek bir kitaptan bahsetmek istiyorum, başkalarına da gelecekte yer vermeyi umarak.

Ece Temelkuran’ın Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century (Yabancılar Ulusu: 21. Yüzyılda Evi Yenden İnşa Etmek) başlıklı kitabı bu.

Bu yılın başında yayımlandı, pek çok dile çevrildi, Türkçeye de yakınlarda çevrilmesini bekliyoruz.

Dünyanın berbat hal ve gidişatı hakkında olmasına rağmen, zihin ve hatta iç açıcı. 

“Ev” diye bir şeyden bahsetmenin artık pek mümkün olmadığını, evsizliğin, göçmenliğin, yabancılığın artık sadece savaşlardan, işgallerden, katliamlardan, açlıktan, tutsaklıktan, baskıdan kurtulabilmek gayretiyle yerini yurdunu terk edenler için değil, refah, özgür, uygar olduğu varsayılan coğrafyalarda güvende olduklarına inandıkları evlerinde yaşayanlar için de geçerli olduğunu öne sürüyor. 

Ama aynı zamanda da, hepimize dayatılan bu kıyıcı ekonomik ve siyasi dünya düzeninde kaybettiğimiz/kaybetmekte olduğumuz/kaybedeceğimiz evlerimizi başka yabancılarda, birbirimizde bulacağımızı savunuyor.

Temelkuran’ın kitabını okumaya başladığımda, evimin yıkılacağı kesinleşmişti fakat hâlâ binamızı “yenilemeye” tenezzül edecek bir müteahhit bulamamıştık.

Bir yandan İstanbul’da evsiz kalmıştım, bir yandan da Ankara’da yeniden bir evim olmuştu.

Fakat kitabı okudukça, İstanbul’un Türkiye ve dünya ile eş zamanlı oradan oraya savrulmasına tanıklık eden evsizliğimin başka bir evle giderilebilecek bir durum olmayabileceğini düşünmeye başladım.

Yine de karamsarlığa kapılmaya niyetli değildim hiç.

Üç yıllık süreç sonunda, eğitimi de dahil olmak üzere, tamamen bir kandırmaca olduğunu idrak ettiğim, mensubu olmaktan da zaman zaman hicap duyduğum mimarlık mesleğine inancımı tazelemeliydim. Müteahhitlik kurumu olmadan kendi işimizi kendimiz halledebilecek bir sistem kurmalı, hep birlikte inşa edeceğimiz (yeni bir gezegene değil) yeni bir eve taşınmalıydık.

Evet, fiziksel anlamda da.

Bugün 25 Mart 2026 Çarşamba

Saat 21:10

Ankara’da hava kapalı, yağışlı ve serince bu günlerde ama kentin sesinde, kokusunda, ışığında, renginde bahar var artık . . .

Ankara’dayım.

Son İstanbul seferimin bir öğleden sonrasında da Ankara’daydım.

Gazhane’de geçen pazar günü biten “Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923-1933” sergisi, bana büyüdüğüm, ayrıldığım ve geri döndüğüm Ankara’ya, doğduğum, uzunca bir süre yaşadığım ve ayrıldığım İstanbul’dan bakmamı sağladı.

Sergiyi ilk defa Kasım 2019’da CerModern’de, Ankara’da açıldığında, ters yönde, yani İstanbul’dan Ankara’ya yaptığım bir ziyaret sırasında görmüştüm. 

Küratörlüğünü Ali Cengizkan’ın ve N. Müge Cengizkan’ın yaptığı sergi, “Varolmayan Kartpostallar” başlıklı yeni bir bölümün eklenmesiyle Ankara’dan İstanbul’a taşınırken farklı bir sergi mekânında farklı bir mekânsal özellik kazanmıştı şüphesiz fakat ana hatlarıyla aynıydı. 

Ben ise, tümüyle farklı gözlerle gezdim bu İstanbul’daki mahalleme yakın Ankara’yı.

Çok zengin bir arşiv araştırmasına dayanan yeni bilgilerin, yaklaşımların, yorumların ve  görsel teknolojilerin “yeni” başkent Ankara’nın Yenişehir’inin kentin mekânsal tarihindeki yerine dair tespitlerini yine çok etkileyici buldum.

Fakat bu defa bu “yeni” şehrin, “eski” şehirden, Ulus’tan kopukluğundan çok, “en yeni” yani bugünün şehrine hayaletimsi sokuluşu üzerine düşündüm ve zihnimde o “yeni” şehre ait görsel malzemenin bugüne ait görüntülere yavaşça akarak, aralarına sızarak karıştığını, üzerlerini parçalı, ince, yarı-şeffaf tabakalar halinde kapladığını canlandırdım.  

Sergiyi ilk defa Ankara’da gördüğümde, büyüdüğüm ama İstanbul’da yaşamak için ayrıldığım Ankara’nın o pek bilmediğim Yenişehir’inin o günlerine yoğunlaşmıştı ilgim. 

Şimdi ise, geri döndüğüm Ankara’nın şimdiki zamanına ilişmiş, o Yenişehir’in o kuleli evlerinin dizildiği o sokaklarıyla o gerçeküstü Ankara büyüledi beni, öyle bir Ankara’dan  esinlenmiş bir şey üretsem, bir kısa film çeksem diye heyecanlandım aniden. 

Serginin son bölümündeki Havagazı Fabrikası ile ilgili belgeleri gördüğümde ise içim sızladı, Gazhane gibi bir kültür merkezi olabilecekken tabii ki Melih Gökçek’in belediye başkanlığı döneminde yok edildiği için.

Gazhane’deki sergiyi gezerken, haliyle, geçen yıl Ali Cengizkan’a armağan kitabı için yazdığım bir yazıyı hatırladım, hemen ardından da, üretim süreci onunkiyle kesişen başka bir yazımı. 

Sergide derinden hissettiğim sürekli bir Ankara ve İstanbul arasında olma durumuna eşlik ediyordu onlar da.

Biri Ankara, diğeri İstanbul yazısıydı. 

Birinin başlığı, “‘Çiçeklere su verdiğin için teşekkürler’: Ali Cengizkan ile birlikte ODTÜ’nün bitkilerine, ağaçlarına, ormanına bakmak”, diğerininki de “İstanbul’un bir hissi olarak İstanbulin” idi. 

İlki, Gökçeçiçek Savaşır’ın editörlüğünü yaptığı Mimar Araştırmacının Habitus’u: Bir Ali Cengizkan Kitabı’nda, diğeri de, Ertuğ Uçar’ın İstanbulin kitabı üzerine bir “yayın değerlendirmesi” olarak Mimarlık dergisinde yayımlanmıştı.

Ali Cengizkan’a armağan kitabının tanıtım gününde beraber olduğumuz Didem Yalınay’ı sevgiyle anarak…

16 Ekim 2025 tarihli son gezgin kaydımda, Ankara’daki mahallemde, Atatürk Bulvarı-Protokol Yolu üzerinde bulunan Arif Hikmet Koyunoğlu’nun (Yenişehir dışında ama özgün haliyle kuleli bir yapı olan) Mithat Alam Köşkü, bugünün İsrail Büyükelçiliği İkametgâhı, civarında dolaşırken, caddedeki at kestanesi ağaçlarından ve etraflarından topladığım yemişlerden bahsetmiştim. Hemen ardından da, o at kestanelerini, o günkü kaydımdan birkaç gün önce ODTÜ’de topladıklarımla birlikte, kitaplıklarımdan birinin rafına dizdiğimi not etmiştim.

ODTÜ’de o at kestanelerini topladığım gün, Ali Cengizkan’a armağan kitabının Mimarlık Amfisi’nde tanıtımı yapılmıştı. Benim için ODTÜ’nün pek çok bitkiyle, ağaçla ama özellikle de at kestanesiyle eş anlamlı oluşuna dair o kitap için yazdığım yazı, avucuma sığıvermişti böylece.

Kitaptaki yazım, ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, akademik hayatımın başladığı 1987 yılından 1992 yılında Cornell University’ye gidene kadar Cengizkan ile paylaştığım 25 numaralı odayı ziyaretimin ardından, önce Fakülte’nin bahçesine sonra da ODTÜ kampüsüne ve ormanına doğru yavaş yavaş açılan bir güzergâhta yaptığım yürüyüşleri kaydediyordu. 

Cengizkan’ın bir yaz bir günü o odadaki çiçekleri bana emanet ettiğine dair bıraktığı bir notunu hatırlayarak, ODTÜ’nün bitkilerinin, ağaçlarının ve ormanının hem anılarımdaki yerlerini hem de yazıyı yazdığım geçen yılın kış sonu-bahar başı aylarındaki durumlarını tespit etmeye çalışıyordu.

Bunu yaparken, botaniğe, mitolojiye, edebiyata ve felsefeye başvuruyor, “insandan başka”/ “insandan ibaret olmayan” tartışmaları üzerinden de kuramsal çerçevesini çiziyordu.

Ali Cengizkan’a armağan ettiğim yazıyı son haline getirmeye çalıştığım günlerde Ertuğ Uçar’ın İstanbulin kitabı yayımlandı. Ben de Ertuğ’un kitabını hemen edindim ve yazıma ara verdiğim zamanlarda okumaya başladım. Okurken bir yandan da bol bol not tuttum, hissetmiştim çünkü, bir yazı da onun üzerine yazacaktım.

İstanbulin, Ertuğ Uçar’ın görerek, duyarak, konuşarak, anlatarak ve tabii çizerek İstanbul’un çatallanan sokaklarında, yokuşlarında, merdivenlerinde, Boğaz kıyısında, mezarlıklarında, tepelerinde, pazarlarında, parklarında dolanarak, bir duvarı, Boğaz köprüsünü, Yedikule kalesini ya da Valens Kemeri’ni izleyerek, hanlarına, çarşılarına, pasajlarına, yalılarının kayıkhanelerine girip çıkarak yaptığı bazıları planlı, bazıları tesadüfi turları kapsıyor.  

İstanbul’u, günlük hayatı neredeyse sürdürülemez kılan kalabalığına, keşmekeşliğine, trafiğine, pahalılığına, barındırmama sorununa, şusuna-busuna rağmen neden hâlâ sevdiğimize, neden sevmekten vazgeçmeyeceğimize dair bir kitap bu. 

“Aah, ah” iç çekmesi dışında bir cevap beklemeyen “nerede o eski İstanbul” sorusunun samimiyetinden haklı olarak şüphe duyan, ayıltıp bayıltan bir geçmiş özlemine değil, dinç tutan bir bugün ısrarına dayanan ve “bu hale gelen” İstanbul üzerine nasıl sevgiyle, ilgiyle ve merakla yazılabileceğini gösteriyor. 

İstanbul’un ancak böyle bir mücadeleci sevgi, ilgi ve merakla yaşanabileceğini bilenlerimizi, onu böyle yaşamak isteyenlerimizi haklı çıkarıyor böylece.

İstanbulin ile onu okurken yazdığım ODTÜ’nün bitkileri, ağaçları ve ormanı yazım arasında bazı heyecanlı ortaklıklar olduğunu aradan geçen bir yılın ardından daha iyi fark ediyorum. 

İkisi de insandan ibaret olmayan bir dünyayla ilgilenirken ağaçlar üzerinden doğrudan kesişiyorlar. Hurmaya ayrılmış bir bölümden başka servinin, fıstık çamının, çınarın, incirin, ıhlamurun, dişbudağın, manolyanın, sekoyanın, bambunun, meşenin, palmiyenin de bahsi geçiyor İstanbulin’de.

Ayrıca İstanbulin’deki İstanbul’un her yerini kaplayan her türlü şeyle ya da nesneyle karşılaştırması imkânsız olsa da, ben de yazımda Fakülte’nin ön bahçesindeki heykelimsi Ankara taşlarını ve girişindeki Korint başlığı gözden kaçırmadan bakmaya çalışıyorum etraflarındaki bitkilere, ağaçlara.

Fakat İstanbulin’deki İstanbul’un kedilerine, köpeklerine, kuşlarına, balıklarına, bir de fokuna ve başka pek çok canına karşılık, yazımda ODTÜ’nün hayvanları yok, onları başka bir yazıma sakladığımdan. Aklıma Halûk Zelef ile birlikte ürettiğimiz mini poster-irice kart geliyor hemen. Şanslı olanlarımızın evlere kapandığı pandemi döneminde bizden boşalan dünyanın keyfini çıkaran hayvanlara atıfta bulunuyordu bu poster-kart. Ön yüzünde Aslıhan Günhan’ın bir ODTÜ Mimarlık Fakültesi fotoğrafına yerleştirdiğimiz iki zebra, iki rengârenk papağan, bir gergedan, arka yüzünde de bu kolaj üzerine yazdığımız kısa bir yazı vardı ve Mimarlık Fakültesi Dergisi’nin eki olarak 2020 yılında basılmıştı. Fakülte’nin sadece kedilerine, köpeklerine, farelerine, kaplumbağalarına, salyangozlarına, balıklarına, böceklerine değil, “biz yokken” var olduklarını hayal ettiğimiz hayvanlarına da ithaf etmiştik onu.

İstanbulin’i ve yazımı birleştiren başka bir ortak özellik de, benim ODTÜ’yü, Ertuğ’un da İstanbul’u yürüyerek kaydetmemiz. Aslında Ertuğ sadece yürüyerek değil, otobüse, kayığa ve vapura binerek de kayda alıyor kenti. İşte burada da, benim bir kenti bir taşıtla hareket halindeyken kaydetme deneyimine duyduğum ilgiyle, Kadıköy-Moda tramvayına binerek, hattını takip ederek, etrafında dolanarak tuttuğum notları paylaşmak için başladığım Gezgin Kayıtlar ile kesişiyor yolu. 

Ve şimdi hatırlıyorum, Ertuğ’un İstanbulin’de dolaştığı yerler arasında Moda da, Kadıköy de yok. Birlikte bir tramvay turu yapmayı teklif etmeliyim ona.

ODTÜ’nün bitkileri, ağaçları ve ormanı ile İstanbulin üzerine yazdığım bu iki yazım, 1982-2014 yılları arasındaki ODTÜ ile özdeşleşmiş Ankara ve 2014-2024 yılları arasında yaşadığım İstanbul dönemlerime birer ithaf.

İki yıldan fazla bir süredir ise, bol bol özleyerek sık sık gidip geldiğim İstanbul’un ve heyecanla yeniden tanımaya çalıştığım Ankara’nın bir tür birleşimi olan bir dönemde ve yerdeyim. 

İşte bu yeni dönemin ve yerin Gezgin Kayıtlar tramvayı da, Kadıköy-Moda hattını Ankara’daki mahalleme, Çankaya’ya bağlıyor artık.

Bugün 16 Ekim 2025 Perşembe

Saat 09:55

Ankara’da sonbaharın sabah güneşi tüm güzelliğiyle devam ediyor

Yaz biterken Annemarie Schwarzenbach ve Ernest A. Egli ile bir haftasonu geçirdiğim İsviçre Büyükelçiliği’nin aksine, polis barikatlarıyla, tomalarla, çevik polislerle çevrili güney komşusu (üstteki fotoğrafta kısmen sağda görülen) İsrail Büyükelçiliği ikametgâhı, tüm varlığıyla kente sımsıkı kapalı uzun bir süredir.

Yaklaşmak da, önünde ya da karşısında durmak da yasak.

Fotoğrafını çekmeyi ise aklımdan bile geçirmiyorum.

Zaten çekmek için de herhangi bir ilgi duymamıştım yakın zamana kadar.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’ndeki Arif Hikmet Koyunoğlu’nun fotoğraflarından oluşan “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” başlıklı sergide bir fotoğrafını gördüğümden beri ise, civarından her geçişimde kaçamak bakışlarla süzüyorum onu.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arif Hikmet Koyunoğlu Fotoğraf Koleksiyonu’ndan derlenen, Haziran ayında açılan ve halen devam eden sergi, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin bilinen mimarlarından Koyunoğlu’nun (1893-1982) pek bilinmeyen fotoğrafçılığını belgeliyor.

Koyunoğlu’nun işgal altındaki İstanbul’da, Balkan Savaşı’nda muhtelif Balkan yerleşimlerinde, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet ile birlikte başkent Ankara ve Adana, Bursa, İzmir, Kayseri dahil Anadolu’nun pek çok yerinde çektiği fotoğraflar, heyecan ve tutku dolu, inişli-çıkışlı yaşam öyküsüne eşlik ediyorlar.

“Elinden her iş gelen” bir mimar Koyunoğlu. Fotoğrafçılık ise, sergide vurgulandığı gibi, 89 yıllık hayatında icra ettiği 31 meslek arasında biraz ayrı bir konumda, kendi ifadesiyle, “yedek sanatı.” 

Sergi broşüründeki anılarından yapılmış alıntılara göre, “9×12 ebadında cam üzerine resim çekilen” ilk fotoğraf makinesini 1903 yılında kırtasiyeci Sadık Kehnemuyi’nin Beyazıt Meydanı’ndaki dükkânından ediniyor. 1906 yılında Phébus Fotoğrafhanesi’nde çırak olarak çalışıyor. 1911 yılında da Resne Fotoğrafhanesi’nin kurucusu Bahattin Bey’in yanına geçiyor. Kendi fotoğrafhanesini ise ilk olarak 1913 yılında Şehzadebaşı’nda kiraladığı bir binanın bir katında, daha sonra, 1920 yılında da Bâbıâli Caddesi üzerindeki bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi ismiyle kuruyor.

Kronolojik bir düzenlemeyi de gözeten üç tematik grupta ve iç içe üç mekânda sergileniyor fotoğrafları: İlk grup/ilk mekân, çocukluğundan itibaren aile yaşamına, Sanayi-i Nefise’deki öğrencilik yıllarına, Kafkas cephesindeki kayaklı askerlik dönemine tanıklık ediyor. İkinci grupta/ikinci mekânda Yeraltı Fotoğrafhanesi’nde çektiği kadın portreleri yer alıyor. Üçüncü grup/üçüncü mekân ise, Koyunoğlu’nun detaya, kurguya, ışığa ve gölgeye hassasiyetle yaklaşırken görsel belge özelliğini koruyan, kentsel kesitleri ve hem yöresel, tarihsel hem de kendi tasarımı yapıları kaydeden fotoğraflarını içeriyor.

Üçüncü mekânın bir duvarında, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarının en ünlülerinden Türk Ocağı’na ait altı tane fotoğraf var. Tek bir yapıya ve onun detaylarına odaklanan bu fotoğrafların hemen yanındaki dört fotoğraf ise, Ankara’ya daha uzaktan bakıyor. Birinde ağaçlar arasından Ankara Kalesi’ni, birinde Kızılay’ı, birinde de Yenişehir’i görüyoruz, inşaatı yeni bitmiş Kızılay binası ve Yenişehir konutlarıyla birlikte. 

Sağ-alttaki dördüncüsü ise, Çankaya’dan. Bugün Seğmenler Parkı olan araziden, kentin merkezine inen Atatürk Bulvarı-Protokol Yolu’na doğru çevirmiş bakışını. 

Çevredeki tek tük yapı arasında kulesiyle dikkat çeken sağdaki de, bugün İsrail Elçiliği ikametgâhı olan binanın ta kendisi. Ernst A. Egli’nin tasarladığı, önceki gezgin kaydımın konusu olan, İsviçre Büyükelçiliği’nin henüz inşa edilmemiş olduğu dikkatimi çekiyor.   

Fotoğrafa ilişkin kısa açıklama ise şöyle: “Çankaya’da Arif Hikmet tasarımı, çokgen planı ve konik külahlı kulesiyle Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfı ve TBMM Maraş milletvekili Mithat Alam’ın köşkü.”

İtiraf etmeliyim ki, bu açıklamayı okuduğumda beni ilk çarpan, mahallemde Koyunoğlu’nun tasarladığı bir yapının olduğu bilgisi değildi.  

Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfına ait bir binanın İsrail Devleti’ne ait bir binaya dönüşmesiydi. Bu ne kadar şanssız bir tesadüftü ya da tesadüf müydü gerçekten? Şaşkınlığım hâlâ devam ediyor.

Sergiyi gördükten sonra, İstanbul’daki kitaplıklarımdan birinde Ankara’ya ayırdığım bölümde duran bir kitabı, benim fasiküllerini biriktirdiğim, babamın cildini yaptırdığı, Cumhuriyet’in 50. yılını kutlayan, çocukluğumun sevgili 50 Yıllık Yaşantımız (1923-1933)’ı tarıyorum hemen. 

Ve bu “Çankaya’ya Doğru” sayfasındaki fotoğraflardan sağ üsttekinde, Koyunoğlu’nun fotoğrafının baktığı yönün tersinden çekildiği için solda ve daha da uzaktan görüyorum onu, ağaçlar arasından kulesi seçiliyor.

Bu fotoğrafta da İsviçre Elçiliği henüz yok.

Ankara’ya döner dönmez, ODTÜ Kütüphanesi’nden ödünç aldığım, Koyunoğlu’nun anılarının, yazılarının, mektuplarının ve çeşitli belgelerin derlendiği Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu kitabına bakıyorum. 

Koyunoğlu’nun uzaktan fotoğrafını çektiği kendi binası hakkında anılarında neler dediğini merak ediyorum.

Fakat pek bir şey söylemiyor. “Ankara’da İnşaat İşleri” başlığı altında toplanan bölümde sadece “bazı devlet büyüklerinin evlerini ve köşklerini yap[tığına]” değiniyor: “Bunlar inşaat sırasıyla Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Maraş mebusu Mithat ve Celal Bayar’ın köşkleri idi” (s. 236).

Mithat Alam köşküyle ilgili başka bir bilgiye ulaşamadığım için biraz hayal kırıklığı yaşıyorum tabii ama Koyunoğlu’nun Ankara günleri hakkında pek çok şey düşünmemi sağlıyor kitaptan öğrendiklerim.

Hiç bahsi geçmeyen fakat bir şekilde geçmesini umduğum isimler var bir de. Bu isimlerin yokluğu da beni şaşırtıyor, örneğin, Egli’nin. 

Çok ilginç bir şekilde, önceki gezgin kaydımda bahsettiğim Egli’nin anılarında da Koyunoğlu’nun ismi geçmiyor.

Koyunoğlu’nun ve Egli’nin Ankara’da yollarının kesişmemesine, hele birbirlerinin isimlerini duymamış olmalarına hiç ihtimal vermiyorum. 

İsimlerini anmadan birbirlerinin yapılarından bahsediyorlar mı acaba diye merak ediyorum bu defa. Hızla tarıyorum her iki kitabı da. 

Koyunoğlu’nun (eski) Sayıştay yani “Divan-ı Muhasebat”tan “proje benim değil, müteahhit olarak yapıyorum” diye bahsederken, projenin Egli’ye ait olduğunu söylememesi tespit edebildiğim tek örnek (s. 246). Bu binanın inşaatı sırasında hiç karşılaşmamış olmaları mümkün müydü?

Egli de, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarından tespit edebildiğim kadarıyla sadece Atatürk’ün vefatından sonra “naaşı için geçici bir kabrin hazırlandığı” Etnografya Müzesi’nden bahsediyor (s. 84). Bu müzenin mimarının kim olduğunu bilmemesi mümkün müydü?

Dahası, İsviçre Büyükelçiliği’ni tasarlarken bitişikteki köşkün mimarının kim olduğunu merak etmemiş olması mümkün müydü?

Ve son olarak, birbirlerini ne kadar yok sayarlarsa saysınlar, bir şekilde biraraya gelen Ankara’nın bu iki ünlü mimarının Annemarie Schwarzenbach’ın sergisiyle yıllar sonra, önce Koyunoğlu’nun tasarladığı Türk Ocağı yani Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, sonra da Koyunoğlu’nun tasarladığı bir köşkle komşu olan Egli’nin tasarladığı bir elçilik binasında tekrar biraraya gelmeleri karşısında, “kaderin cilvesi” sözünü hatırlamamak mümkün mü?

Ankara’nın kuleli evler dönemine ait bu köşkün kulesi uzun bir süredir yok.

Şimdi fark ediyorum, ne kadar masalsı bir özelliğiymiş kentin bu kuleli köşkleri. 

Bu gözlerle Ankara’ya bakan bir kısa film projesi geçiyor aklımdan hemen, heyecanlanıveriyorum.

Bugün Koyunoğlu’nun bu kulesiz köşkü, terk edilmiş, yüksek duvarlar, parmaklıklar, barikatlarla görünmez kılınmış hayaletimsi bir bina. 

Neyse ki, kuleli halinin fotoğrafında gördüğümüz yeni dikilmiş at kestanesi fidanları, artık kocamanlar (tahtaya vurarak). Bir gün binanın o haliyle birlikte yeni bir sahip ve işlevle geri döneceği de dahil olmak üzere yaşama dair umutlarımızı canlı tutuyorlar ve o zamana kadar onu uzaktan da olsa sarıp sarmalıyorlar. 

İlkbahar, demetimsi beyaz çiçeklerle kaplandıkları, sonbahar da, takır tukur yere düşüp kırılan dikenli yeşil kabuklarından fırlayan yemişlerinin etrafa dağıldıkları mevsimler o ağaçlar için. Bu yıl ikisini de kaçırmadığım için şanslıyım. 

O at kestanelerinin etrafından topladıklarımla, geçen gün ODTÜ’den getirdiklerim şimdi Ankara’daki kitaplıklarımdan birinin rafında duruyorlar, hep birlikte.

Koyunoğlu sadece Ankara’da, Çankaya’da değil, hiç beklemediğim bir şekilde, İstanbul’da, Moda’da da karşıma çıkıyor.

1920 yılına ait, muhtemelen anılarının en eğlenceli bölümlerinden birinde, 1880’lerde inşa edildikten sonra İngiliz (James) Barker ailesinin yaşadığı, 19. yüzyılın sonunda Mahmut Muhtar Paşa’nın eşi ve Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kızı Prenses Nimetullah Hanım tarafından satın alınan, 1957’de Kadıköy Kız Lisesi, 2002’den beri de Kadıköy Lisesi olan yapının tavan süslemelerinin onarımında kimliğini gizleyerek, Fotoğrafhanesi için gerekli aksamı sağlamak için çalıştığı birkaç günü uzun uzun anlatıyor (ss. 210-214). 

İnanılmaz bir şekilde, Moda’nın en bilinen ve sevgiyle anılan, nedendir bilinmez bir süredir restorasyonu durmuş görünen, Mermer Konak ya da Mahmut Muhtar Paşa köşkü olarak bilinen bu yapının fotoğraflarını çektiğim arka girişinin karşısına düşen, bugünün Bülbüllü ve Yeni Fikir sokaklarının kesiştiği köşeyi bir zamanlar kaplayan Şana Pansiyon’un, Egli’nin 1928 yılında, çalışmalarını Ankara ve İstanbul arasında böldüğü bir zamanda, eşiyle birlikte iki kızını yerleştirdiği pansiyon olduğunu öğreniyorum anılarından (s. 29).

Koyunoğlu ve Egli İstanbul’daki mahallemde de biraraya geliveriyorlar böylece.

Ve son olarak, İstanbul’dan getirdiğim anneannemin dört yaşlarındayken, yani 1913 yılı civarlarında çekilmiş bu fotoğrafını masamın üstüne koyuyorum. 

Sol alt köşesinde “Succursale Phébus”, sağ alt köşesinde de “Sirkedji Stamboul” yazıyor.

Febüs Efendi olarak bilinen, 19. yüzyıl sonlarının önemli fotoğrafçılarından Bogos Tarkulyan’ın sahibi olduğu Cadde-i Kebir’deki yani İstiklâl Caddesi’ndeki ünlü Phébus Fotoğrafhanesi’nin Sirkeci’deki diğer yerinde çekilmiş bir fotoğraf bu. 

Anneannemin sol elinde tuttuğu bisiklet tekerleği gibi nesne de, Febüs Efendi’nin Fransa’dan getirdiği oyuncak at, bisiklet ve çeşitli oyuncaklar kullanarak çektiği çocuk fotoğraflarına uygun düşen bir detay. 

Anılarında görebildiğim kadarıyla Koyunoğlu da, Phébus’teki çıraklığını 1906 yılında ve fotoğrafhanenin Cadde-i Kebir’deki asıl yerinde yapıyor (ss. 96-97). 

Birkaç yıllık arayla ve aynı fotoğrafhanenin iki ayrı yerinde olsa da, Koyunoğlu’nun ve anneannemin hayatları bir fotoğrafta yakınlaşıveriyor böylece, birbirlerini sıyırırcasına. 

Mimarlık tarihinin, yazanın yaşadığı mekânlardan ve zamanlardan, kişisel tarihinden, günlük hayatından uzaklarda bir yerlerde tutularak yazılamayacağını işte bunun için savunuyorum bir süredir.

Bugün 9 Ekim 2025 Perşembe 

Saat 16:25

Ankara’da sonbaharın gökyüzü, yağmura rağmen açıklı koyulu maviliğini koruyor

Geçtiğimiz yaz boyunca arka arkaya yaptığım birkaç İstanbul seferinden sonra Ankara’dayım yine.

Bu gidiş-gelişlerim sırasında birini Ankara’da, diğerini de İstanbul’da gördüğüm iki serginin etrafında dolanacağım, uzun bir molanın ardından iki ayrı ama kesişen kayıtta, bugün ve birkaç gün sonra. 

5 Mayıs tarihli son gezgin kaydım, İsviçreli yazar, fotoğrafçı, gazeteci ve gezgin Annemarie Schwarzenbach’ın (1908-1942) 1933 yılında çektiği Ankara (ve yakın coğrafyası) fotoğrafları etrafında kurgulanmış ve Nisan ayında, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde düzenlenmiş “Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” başlıklı sergi hakkındaydı.

İsviçre-Türkiye Dostluk Antlaşması’nın yüzüncü yılını kutlayan ve İsviçre Edebiyat Arşivi ve İsviçre Milli Kütüphanesi ile birlikte İsviçre Büyükelçiliği tarafından desteklenen bu sergi, beş aya yaklaşan bir aradan sonra, elçiliğin Ankara’daki binasında, 20-21 Eylül tarihleri arasında yeniden açıldı. 

Avrupa Miras Günleri kapsamında ve ilk gün sergiye, ikinci gün de binaya odaklanan bir program dahilinde ziyaretçiler, sergiyi küratörü Burçak Yakıcı, binayı ise Ankara tarihçisi ve gezgini Cem Dedekargınoğlu’nun rehberliğinde gezme imkânı buldular.

Ben de, şanslı bir ziyaretçi olarak hem iki gün de oradaydım hem de ilk gün, binanın mimarı Ernst Arnold Egli (1893-1974) üzerine derlenmiş Ernst A. Egli: Türkiye’ye Katkılar kitabının editörlerinden Selda Bancı ile birlikteydim.

“Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” sergisi, Avusturyalı-İsviçreli bir mimar olarak Egli’ye ayrı bir önem atfediyordu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda Baş Mimar olarak göreve başladığı 1927 ile Türkiye’den ayrıldığı 1940 yılları arasındaki döneme odaklanan “İsviçreli-Avusturyalı Ernst Egli: Ankara’da Modern Mimarlığın Öncülerinden” başlığını taşıyan iki panoda Ankara’da inşa edilen yapıları şöyle listelenmişti: “Devlet Konservatuarı (1927-29), Ankara Ticaret Lisesi (1928-30), Eski Sayıştay Binası (1928-30), İsmet Paşa Kız Lisesi (1930-34), Ankara Kız Lisesi (1930-31), Ziraat Fakültesi (1928-33), Siyasal Bilgiler Fakültesi (1935-36), Gazi Lisesi (1936), Atatürk Orman Çiftliği Kompleksi ve Bira Fabrikası (1930-37), Fuat Bulca Evi (1936), Irak Büyükelçiliği (1936-38), İsviçre Büyükelçiliği (1936-38), Türk Hava Kurumu (1934-37), Etimesgut Uçuş Okulu (1930), Şükrü Koçak Evi (1940), Gazi Eğitim Enstitüsü, Jimnastik Okulu (1930),  Gazi Eğitim Enstitüsü, Yapı Usta Okulu (1930), Koç Han (1930), Etimesgut Yatı Mektebi (1929-30).”

Sergiyi ilk görüşümde, bu alt alta sıralanmış yapıların isimlerini ve yıllarını yavaş yavaş okumuş, hangisiyle nasıl bir ilişkim olduğunu düşünmüş, hiç görmediğim bazılarını görmek için heveslenmiş, tur planları yapmıştım. 

İkinci görüşümde ise bambaşka bir hisle listeyi hızla taradım ve İsviçre Büyükelçiliği’ni tespit ettiğimde “işte” dedim, “buradayım”.

Sade, sakin bir binaydı bu, mütevazı ölçekli.

Özellikle girişi, anıtsallığın şaşırtıcı bir insanî yorumuyla, değişken açılarla güneşlenen, gölgelenen iki yandaki havuzcuklardan gelen su sesiyle samimi bir şekilde karşılıyordu ziyaretçileri. 

Ferah bir holden iki yan mekânın bağlandığı ana mekâna ulaşılıyordu. 

Tam karşıdaki terasa açılıyordu bu mekân, terastan da bahçeye iniliyordu.

Bakımlı ama abartısız bir bahçede dolanırken Ankara’ya şimdiye kadar bakmadığım bir taraftan, sanki arka yüzünden bakıyordum. 

Schwarzenbach’ın fotoğraflarıyla sergide Egli’nin Ankara’daki yapılarından sadece Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü, yani Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi yer alıyordu.

İsviçre Büyükelçiliği binası, Schwarzenbach Ankara’dayken henüz inşa edilmemişti. 

Yine de, böyle bir sergiyi Egli’nin tasarladığı bir binada görmek etkileyici bir deneyimdi.

Egli’nin o an içinde bulunduğumuz binayı Ankara’nın topografyasına yerleştiren cümleleriyle karşılaşmak ise özellikle çarpıcıydı: “ . . . Çankaya’nın tepelerinden İncesu deresinin ovasına doğru alçalıp kaybolan sırtlarda . . . Arazi kuzeye doğru eğim gösteriyor ve bu yönde, Ankara’nın sert, çizgiler ve kıvrımlarla dolu manzarasına geniş bir bakış sunuyor. Kavaklıdere deresinin ayırdığı, hemen yanındaki arazi kıvrımı üzerinde, biraz daha alçakta, ancak yine de tam olarak 1.000 metre rakımda, yeni inşa edilmiş İsviçre Elçiliği bulunuyor.” 

Eve dönünce bu heyecanla taradım Egli’nin Genç Türkiye İnşa Edilirken başlıklı anı-kitabını. 

Sadece bir yerde karşıma çıktı İsviçre Büyükelçiliği, Egli’nin Ankara’daki diğer elçilik binası, Irak Büyükelçiliği ile birlikte: “27 Nisan’da [1936] Ankara’da Irak elçilik binasının temel atma töreni vardı. 3 Haziran’da ise, İsviçre Konfederasyonu Bern İnşaat Direktörlüğü, Ankara’daki İsviçre elçilik binası için hazırladığım ön projemi onayladı” (ss.86-87).  

Hemen ardından da şöyle bir cümlesi geliyordu Egli’nin: “Ankara Gazi Çiftliği’ndeki yeni inşaatların yanı sıra, özellikle bu iki iş 1936-1940 yılları arasındaki sürede moralimin düzelmesine neden oldu” (s.87).

Bu bilgiyle bakıyorum şimdi kitaptaki İsviçre Büyükelçiliği binasının inşaatı yeni tamamlanmış çıplak, sessiz hatta ıssız haline.

Kuzeye, kentin merkezine doğru yoğunlaşıp alçalan bulutların ve o sağ köşeden usulca görünen, komşusu eski Çekoslovakya şimdiki Slovakya Büyükelçiliği olduğunu tahmin ettiğim bir binanın arka planını kapladığı bir maket gibi görünüyor gözüme.

Benim çektiğim fotoğraflarda da o maketimsi hâli sanki hâlâ hissediliyor.

Ankara’daki mahallemde, hem neredeyse her gün civarından geçecek kadar yakınımda hem de her elçilik binası için hissettiğim gibi uzağımda olan bir yapıda böyle bir haftasonu geçirmek çok farklı bir deneyimdi benim için.

Bildiğim ama aslında bilmediğim Ankara’ya açılmayı, sokulmayı daha çok denemeliyim.