Bugün 8 Mart 2023, Çarşamba

Saat 10:40

Yağmur az önce durdu. Yumuşak bir hava var. Kuşlar baharı karşılamaya hazır.

Bahariye durağından biniyorum tramvaya. Karşımda Kadıköy Rum Ortodoks Metropolitliği ve Süreyya Operası.

Benden başka binen yok. Tramvay da tenha. 

Bir süredir bugüne hazırlanıyor Kadıköy, ben de öyle.

Yanıma sadece bu küçük kare kartı aldım.

Ön yüzünde Virginia Woolf’un 1902 yılında çekilmiş o çok sevdiğim fotoğrafı var, açık mor renkte basılmış.

“Türkiye’de Virginia Woolf Çalışmaları İnisiyatifi”nin kartı bu, arka yüzünde iletişim bilgilerini paylaşıyorlar.

Bu kartı, inisiyatifin 28 Ocak 2023 günü Pera Müzesi’nde düzenlediği “Virginia Woolf in Turkey/Türkiye’de Virginia Woolf” sempozyumuna dinleyici olarak katıldığımda almıştım.

Sempozyum başlığının ima ettiği fakat özellikle Maggie Gee’nin açılış konuşmasında ve sempozyumu düzenleyenlerden Demet Karabulut Dede’nin sunumunda konu edindiği gibi, Woolf’un İstanbul’la farklı bir bağı var. 

1906 yılında İstanbul’a geliyor ve izlenimlerini günlüğüne yazıyor Woolf.

1928 yılında basılan Orlando: A Biography romanının bir bölümünü de İstanbul’a ayırıyor.

Bu İstanbul’lara diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”nde yakın bir gelecekte odaklanmayı planlıyorum.

Woolf’un iyi bir yürüyüşçü olduğunu biliyorum yıllar boyunca tuttuğu günlüklerinden. Londra’da ve Londra dışında yaşadığı yerlerde gündelik hayatının düzenli bir faaliyeti yürümek. 

Romanlarındaki bazı karakterlerin de yürüyüşleri ünlüdür ayrıca. 1925 yılında basılan Mrs Dalloway, örneğin, Clarissa Dalloway’in akşam vereceği partiye çiçek almak için bir haziran sabahı yaptığı Londra yürüyüşüyle başlar.

Taşıtlarla arasının nasıl olduğunu hatırlamaya çalışıyorum şimdi. 

Trenden bahseder, evet, hem de bol bol, günlüklerinde de, romanlarında da. Ölümünden kısa bir süre sonra, 1941 yılında basılan Between the Acts (Tomris Uyar çevirisiyle Perde Arası) romanındaki ana mekân Pointz Hall’un Londra’dan uzaklığı üç saatlik tren yolculuğuna karşılık gelir örneğin. 

Peki başka? 

Aklıma bir de 1917 yılında basılmış “The Mark on the Wall” (“Duvardaki İz”) başlıklı çok sevdiğim kısa hikayesindeki eğlenceli bir cümle geliyor, “Tube” yani metrodan hoşlanmadığını ele veren: “Why, if one wants to compare life to anything, one must liken it to being blown through the Tube at fifty miles an hour – landing at the other end without a single hair-pin in one’s hair” (“Hayatı bir şeyle karşılaştırmak isterse bir insan, neden onu metroda saatte 50 mil hızla ve indiğinde saçında tek bir saç tokası kalmayacak şekilde uçurulmaya benzetmek zorunda olsun”).

Ve, evet, eşiyle satın aldıkları Singer marka arabayı büyük bir heyecanla kullanmayı öğrendiğini de günlüğüne 1927 yılında peşpeşe yazdığı notlarda okumuştum. Nedense onu araba kullanırken hiç düşünemiyorum.

“Gezgin Kayıtlar” için hazırlık yapma ve malzeme toparlama aşamasında ulaştığım bazı kaynakları tarıyorum zihnimde şimdi de.

Woolf’un Londra’daki atlı ve motorlu üst katları açık otobüslerin (“omnibus”) renklerini, güzergahlarını, ücretlerini gayet iyi bilecek kadar sık kullandığını hatırlıyorum okuduklarımdan, bir de yine Mrs Dalloway’de Clarissa’nın sabah yürüyüşü sırasında bu taşıtı kullananları sınıfsal olarak küçümsemesini (bu kaynaklar ve başkaları için “Kitaplar/Yazılar” sekmesine bakabilirsiniz).

Günlüğünden anladığıma göre, Woolf 1906 yılında İstanbul’a geldiğinde atlı arabayla dolaşmış şehirde zaman zaman. 

Acaba bu tramvay hakkında ne düşünürdü? 

21. yüzyıla kendini bir şekilde atmayı başarmış bu toplu taşıma aracını pek yadırgamazdı muhtemelen.

Dar cadde-sokaklar boyunca dükkanları, kafeleri, lokantaları, okulları, kiliseleri, camileri, evleri ile canlı bir mahalle yaşamının içinden geçerken etkilenir miydi pek emin değilim, günlüğünden İstanbul’da gezinmeye çok da bayılmadığını anlıyorum çünkü.

Fakat kıvrıla kıvrıla birdenbire denize ve Ayasofya’ya doğru açılan bir güzergahta, tanışık olduğu bir tempoda ilerlediği için sanki hoşuna giderdi bu tramvay.

Kadıköy/İDO durağında iniyorum. 

İskele meydanına doğru yürürken akşam Taksim’deki “Feminist Gece Yürüyüşü”ne Woolf’la beraber katılacağımızı hayal ediyorum. 

Vapurla Karaköy’e, Karaköy’den de Tünel’le İstiklal Caddesi’ne çıkmayı geçiriyorum aklımdan. 

Woolf’un vapurla yapacağımız yolculuğu seveceğini, özellikle Ayasofya’yı denizden seyretmeye yine doyamayacağını tahmin ediyorum. 

Tünel’e ise binmek istemeyebilir, merdivenlerle kat kat inilmese de yeraltında dümdüz bir doğrultuda bir yerden bir yere gitme fikrinin kendisine karşı olduğunu okumuştum yine bir kaynakta. Umudum, süresinin ve hızının “Tube” deneyimlerinden çok daha kısa olduğunu öğrendiğinde kabul etmesi. 

Fakat acele etmeliyiz. Geçen yıllarda olduğu gibi tüm barikatları aşıp Taksim’e ulaşmak çok güç olacak. Hatta bugün çok daha güç olacak. 

Çünkü o kadar ama o kadar korkuyorlar ki…

Yine de engelleyemeyecekler.

Orada, başka yerde, her yerde tekrar ve tekrar haykıracağız bu karanlıktan çıkacağımızı, yaşamı yeniden kuracağımızı.

Başlarken…

“Gezgin Kayıtlar: Bir Sonradan Modalı’nın Kadıköy-Moda Tramvayı Notları,” 2019-2020 akademik yılının bahar döneminde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde dinleyici olarak bir bölümüne katıldığım “Arch 330: Excursion to Historical City” dersine doğru bir geçmişe uzanıyor.

Sevgili Yavuz Sezer’in İstanbul’un mimarlık ve kent tarihiyle ilgili birkaç mükemmel konuşmasından sonra 12 Mart 2020 tarihinde onun yine mükemmel rehberliğinde yaptığımız ilk tura hazırlanırken deneysel ve deneyimsel, hareket halinde bir mimarlık tarihiyazımı projesi için okumalar yapmış, tur sırasında detaylı notlar almıştım. Şimdi o defterin sayfalarını karıştırıyorum.    

Turumuzdan bir gün önce Covid-19’un Türkiye’deki ilk resmi tespiti duyurulmuştu. Notlarıma böyle bir gelişmenin tedirginliğiyle başladığımı fark ediyorum okurken. Belli ki o sabah tura katılıp katılmamakta kararsızmışım ve başka ülkelerin durumlarına da bakarak yakın geleceğin nasıl olabileceğine dair karamsar tahminlerde bulunmuşum. Ne kadar yetersizmişler.  

Yavuz’u bir yıl sonra Covid-19’dan kaybettik. Son telefon konuşmamızda kaldığımız yerden turlarımıza devam etmenin hayaliyle coşmuştuk. Hayal etmeyi sürdüreceğim “Gezgin Kayıtlar”da, Kadıköy-Moda tramvayına bazen onunla biniyormuşum gibi. Yol boyunca heyecanla kim bilir neler neler gösterecek, neler neler anlatacak.

Geçtiğimiz yıl Betonart’ta yayımlanan “Gezgin Kayıtlar: Fernando Pessoa ve Lauren Elkin ile Birlikte Kenti Taşıtla Gezmek ve Yazmak” başlıklı makalem üzerinde çalışırken bu projemi raftan indirdim ve gözden geçirmeye başladım (tam bibliyografik bilgisi için “Kitaplar/Yazılar” sekmesine bakabilirsiniz). Bu süreçte de, Pessoa’nın turistleri otomobille gezdirdiği Lizbon rehberinden ve Elkin’in Paris’te belli bir hattaki otobüs yolculuklarından esinlenerek (bu kitapların tam bibliyografik bilgileri için de “Kitaplar/Yazılar” sekmesine bakabilirsiniz), “Bir Sonradan Modalı’nın Kadıköy-Moda Tramvayı Notları” alt başlığıyla bir blog açmaya karar verdim. Sonunda o gün geldi.

Notlarımda daha önce günlük hayatımda düzenli olarak yaptığım bir faaliyeti kaydetmiyorum. Bu faaliyeti bir proje olarak yapmaya karar verdiğim için günlük hayatımın parçası haline getiriyorum.

Tramvayı bazen bir taşıt olarak bir yere ulaşmak, bir yerden bir yere gitmek için kullanacağım. Bazen de nereden nereye gittiğim bir şey ifade etmeyecek, sadece tramvayla hareket etmek, dinlemek, bakmak, düşünmek, yazmak ve konuşmak için bineceğim.

Bazen tamamen önceden kararlaştırdığım ve hazırlandığım bir tur yapacağım. Böyle durumlarda yanımda bir kitap, bir kartpostal taşıyacağım bazen. Bazen de hiçbir hazırlık yapmadan öylesine binivereceğim tramvaya, kendimi tümüyle hareket halinde olmanın temposuna, sesine bırakacağım. Bazen arkadaşlarımı davet edeceğim, onlarla paylaşacağım bu deneyimi. İlgim bazen tramvayın dışına yönelecek, o kentsel kesitin içinden geçme haline. Bazen de tümüyle içine odaklanacağım, tramvayın kendisine, bir yolcuya, onun taşıdığı bir nesneye. Bazen tramvaydan inip bir binaya bakacağım ya da gireceğim, bazen de hat üzerinde sabit bir yerde durup ya da oturup önümden tramvaylar geçerken o yeri gözlemleyeceğim.

Bu faaliyetlerin kayıtları da fotoğraflardan ve deneme türünü denediğim yazılardan oluşacak. Görsel malzemeyle yazılar çoğunlukla örtüşecek ama bazen de birbirlerinden tümüyle bağımsız olabilecek. Yazılar genellikle birkaç parçadan oluşacak, bazen de birkaç cümlelik deneyler yapacağım.

“Gezgin Kayıtlar”ın hazırlığı sayısız kaynağa dayanıyor. Bu kaynaklardan bazılarına yapacağım turlar boyunca doğrudan değineceğim. Tümünü ve okudukça, gördükçe karşılaşacağım yenilerini “Kitaplar/Yazılar”, “Filmler/Belgeseller” ve “Sergiler” sekmelerine yerleri geldikçe ekleyeceğim. Bu ilk notlarım için de eklediklerim var.

“Gezgin Kayıtlar”a hazırlık sürecinde Berin Gür, Elvan Altan ve Namık Erkal hep yaptıkları gibi, müthiş bir ilgiyle beni desteklediler, çevremde olan biten neredeyse her şeye gösterdiğim aşırı tepkiyi yumuşatıp, yönümü yine hayata doğru çevirdiler. Sibel Acar gelişmeleri heyecanla sordu, takip etti, beraber yapacağımız bir turda çekeceği fotoğraflar için hemen İstanbul’a gelme programları yapmaya başladı. Şimdi birine notlarımı tuttuğum o güzel defterleri de Zeynep Mennan “hep yaz, bol bol yaz” diyerek hediye etti. Orkun Ekinci ise her zaman olduğu gibi her şeyi mümkün kıldı. Hepsine çok teşekkür ederim.