Bugün 10 Aralık 2023

Saat 14:06

Hava soğukça ama günlerden sonra açık, güneşli

Tramvaya en sık binip indiğim, önünden en sık geçtiğim duraklardan Bahariye durağındayım.

Gezgin Kayıtlar’da daha önce de dolanmıştım etrafında.

Yine bir kalıntıya bakıyorum karşısından.

Bahariye (General Asım Gündüz) Caddesi ile Nevzemin Sokak’ın kesiştiği köşede. 

İki yanında uzanan duvar parçalarıyla birlikte bir yapıya giriş kalıntısı bu.

Duvarların kalınlığından daha derin olduğu anlaşılıyor. 

Bir eğri boyunca yükselen duvarların çizdiği yarım daire bir kemerle tanımlanıyor.

İnce demir süslemesi hâlâ duruyor kemerin.

Kapı kanatlarının takıldığı demir halkalardan biri de öyle.

Kaldırımın ortasında, caddeye ve arkasındaki binaya paralel öyle tek başına duruyor. 

Önünden arkasından geçenler fark etmiyorlar onu.

Benim fotoğrafını çekmemden meraklanıp duranlar ve hatta plakasını okuyanlar dışında.

Etrafı demirden alçak bir parmaklıkla çevrili.

Ona ait bu daracık alanda birkaç kağıt bardak ve sigara izmaritlerinden başka pek çöp yok şaşırtıcı bir şekilde.

Bir de ne olduğunu, neden orada olduğunu hiç anlamadığım bir “kentsel nesne” var, beyaza boyanmış suntadan, üst kısmı üçgen prizma, alt kısmında dışarı açılan küçük bir kapağı olan. 

Bir süredir üzerinde çalıştığım konulardan “bitkilenmiş/ağaçlanmış kalıntı”nın çok yakınımdaki bir örneği.

Önceki turlarımdan birine taşlarının ve tuğlalarının arasında yetişen, baharla birlikte şenlenip fışkıran otlarla katmıştım onu da.  

Bugün iki yanında hemen bitişiğindeki iki ağaca bakıyorum, dokunuyorum.

Bir tür akasya mı acaba ikisi de? Biri maalesef kurumuş olabilir.

Bir yandan koruyup, kolluyorlar bu kalıntıyı, bir yandan da yerini işaretliyorlar.

Bir Osmanlı yapısına ait olduğunu anlayabiliyoruz. 

Eriyip böyle bir kalıntıya dönüşmesinin yüzyıllar sürmediğini de.

Kemerin demir süslemesinin hemen altında gözümüze çarpan küçük kırmızı oval plakada yazılı 49 numara, kalıntının yakın zamanlara kadar burada olan bir yapıya ait olduğunu gösteriyor bize çünkü.  

Girişin solundaki duvar parçasına yerleştirilmiş şeffaf bir plaka duyuruyor hikayesinin başlangıcını.

Harita: https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/128527

I. Abdülmecid döneminde saray sarrafı olan Agop Köçeyan’ın inşa ettirdiği 1840 tarihli bir hamammış bu yapı.

Pervititch’in 1939 yılına tarihlenen Bahariye haritasında görebiliyoruz.

Sadece bir tane kubbeli bölümü varmış haritaya göre. Bu da, tek hamam yani tek sıcaklığı/ana yıkanma mekânı olan bir hamam demek.

1960’lara kadar kullanıldığı biliniyor. 

Yani çok yakın bir tarihte geride nedense bu kalıntıya dönüşecek avlusunun girişi bırakılarak yıkıldığı anlaşılıyor.

Bir iş merkezi var şimdi yerinde.

30 Kasım’da İstanbul’un başka bir hamamına, Zeyrek’teki Çinili Hamam’a gittim, bir sergiyi son gününde görmeye.

17. İstanbul Bienali’nde de gitmiştim Çinili Hamam’a.

Broşüründeki açıklamaya göre sergi, “özenli bir arkeolojik kazıya dönüşen” uzun restorasyon sürecinden, “tarihi kalıntıların keşfi ve onarımı sırasında açığa çıkan katmanlar”dan esinleniyor.

Diğer açıklamalar pek ilgimi çekmiyor.

Serginin, Çinili Hamamı çevreleyen, bienal sırasındaki ziyaretimden beri hep görüntüsüyle fakat asıl kokusuyla hatırladığım bugüne ait bir katmanla nasıl bir ilişki kurduğunu merak ediyorum daha çok.

Evet, hamamın girişinin tam karşısından başlayarak upuzun bir sıra boyunca dizilmiş mezbaha benzeri kasap dükkanlarından bahsediyorum.

O sıraya bakmamaya çalışarak, burnumu da atkımla kapatarak hızlı adımlarla Çinili Hamam’a giriyorum. 

Bir yandan da Köçeyan Hamamı’nı düşünüyorum.

Biri 19. yüzyılda inşa edilmiş bir hamam, diğeri 16 yüzyılda, Mimar Sinan tarafından. 

Birinin avlusunun girişinden, duvarlarından kalıntılar kalmış sadece. Ahşap bir iskele ayakta tutmaya çalışıyor bu kalıntıları.

Diğeri bir ara yıkıntıya dönüşmüş ama sonra 13 yıl süren bir restorasyon geçirerek pek pırıl pırıl, pek şık bir hale gelmiş. Gelecek yıldan itibaren de yeniden hamam olacak. 

Bu iki hamam serginin başlığında buluşuyor: “Kalıntıların Şifası.”

İkisi de yıkanarak, temizlenerek, arınarak “şifa” bulmanın mekânsal karşılığı.

Ve ikisinin de yapısal bedenleriyle karşı karşıyayız.

Birinin bedeninden arta kalanlar görünür halde, diğerinin ise bazı katmanları parça parça kaldırılmış, özellikle sergileniyor.

Ayrıca ikincisi, insan ve hayvan bedenlerinin kalıntılarıyla da içiçe, yanyana.

Sergideki Candeğer Furtun’un kurna başlarını tutmuş ayrık bacaklarından ve alkışlayan ellerinden, Mehtap Baydu’nun bedeninden soyup göbek taşına serdiği derisinden ve oraya geçerken iki yana bırakıverdiği beden kabuklarının karşısına yayılmış Francesco Albano’nun içi deşilmiş hayvan bedeninden, sergiye girerken gözümün ucuna takılan çengellerden sarkan hayvan bedenlerinden ve tezgâh üstlerinde sergilenen şeffaf filme sarılmış hayvan bedeni parçalarından bahsediyorum.

Şifa, kalıntı, insan ve hayvan bedeni parçaları arasındaki ilişkileri düşünmeye devam ederek sergiden çıkıyorum.

Haliç’in yeni tramvay hattındaki Cibali durağına doğru yürürken aklıma antik çağlarda hastaların şifa bulmak için ziyaret ettikleri kutsal yerlere sundukları bedenlerinin hasta uzuvlarını temsil eden terakota heykelcikler ve kurban ettikleri hayvanların beden parçaları geliyor. 

Buradan da Georges Bataille’a zıplıyor zihnim derhal, onun tapınak, mezbaha ve müze arasında kurduğu ilişkilere.

Cibali durağına yaklaşırken gözlerim bir yandan da Sütlüce Kültür Merkezi’ni arıyor, Vedat Tek’in Sütlüce Mezbahası’ndan dönüştürülen.

Bugün 15 Kasım Çarşamba

Saat 21:40

Duru bir hava var, serince

Boğa’dan Bahariye’ye doğru yürüyerek eve dönüyorum.

Altıyol durağına yaklaşırken tramvay yolunun iki yanındaki duvar yazıları gözüme çarpıyor birden.

Sonra yol boyunca kapanmış dükkânların/büfelerin kepenklerine yazılmış/çizilmiş olanlar eşlik etmeye başlıyor iki yanımda.

Mahallem, gece ortaya çıkan bu yüzeylerde geceye ait yüzünü gösteriyor yavaş yavaş.

Italo Calvino’yu hatırlıyorum yine.

Bir önceki kaydımda bahsetmiştim. Bir süredir onun hikayeleri, romanları, denemeleri ve mektupları ile içli dışlıyım.

Bu defa hatırladığım, kent ve yazı arasındaki ilişkiye duyduğum yakın ilginin bir parçası olarak daha önce İngilizcesinden bildiğim, geçenlerde de Türkçesini okuduğum kısa bir denemesi: “The Written City: Inscriptions and Graffiti”/“Yazılan Şehir: Yazıtlar ve Duvar Yazıları.”

Bir yandan da 2013 yılında, yani İstanbul’a taşınmamdan bir yıl önce, ODTÜ’den bir öğrenci/arkadaş grubuyla birlikte yaptığım “Harf/Dil Devrimini Mimarlık Üzerinde(n) Okumak” başlıklı çalışmayı ve İstanbul’a taşınır taşınmaz Pera Müzesi’nde gördüğüm “Duvarların Dili: Graffiti/Sokak Sanatı” sergisini düşünüyorum.

Yine bir önceki kaydımda bahsetmiştim. “Emlak vurgunu yemiş” bir İstanbulluyum artık ben de.

Ve yakında İstanbul’dan Ankara’ya taşınacağım kısmen.

Bugünlerde sık sık taşınma anılarıma dönüşüm bu yüzden.

Kentlerin duvarlarındaki, zeminlerindeki, taşıtlarındaki yazıların çoğunda olduğu gibi, Bahariye dükkânlarının/büfelerinin kepenklerindekiler de gece geç saatlerde yazılıyor/çiziliyor, izinsizce, gizlice, çabucak.

Fakat diğer yüzeylerden farklı olarak, kepenklerdeki yazılar yazıldıktan/çizildikten sonra yine sadece gece görülebiliyorlar, sabahla da yok oluyorlar.

Bu yazıların çoğunu okuyabiliyorum, en azından harflerini seçebiliyorum ama anlamlarını çözemiyorum.

Bir yandan bildiğim, en azından aşina olduğum bir dilde yazılmış/çizilmiş gibiler, bir yandan da tümüyle yabancı olduğum.

Ama bu durumdan rahatsız olmuyorum.

Bu karşıdan karşıya seslenmelerin, yan yana fısıldaşmaların içinden geçiyorum kulak kabartarak, ne dediklerini çıkaramasam da.

Calvino, denemesindeki pek çok önemli tespit ve yorum arasında kentlerin gece yazılarıyla şekillenen yüzlerine/yüzeylerine dair doğrudan bir şey söylemiyor.

Fakat şu cümlesini çok ilham verici buluyorum: “Şehrin aktarması gereken, yazının varlığıdır, onun çeşitli ve sürekli kullanımının içerdiği gizil güçlerdir” (s.105).

Bahariye’nin geceye ait “gizil güçlerini” hayal etmeye, hissetmeye çalışırken sokağıma sapıyorum.

Bugün 30 Ekim Pazartesi

Saat 21:20

Hava bu saatte bile yumuşak

En son tuttuğum gezgin kaydımın üzerinden neredeyse üç ay geçti.

Zor zamanlardı.

“Kentsel dönüşüm” denilen zorunlu ve de çok sorunlu sürecin içinde buluverdik bir anda kendimizi apartman sakinleri olarak.

Ve tüm sakinliğimizi kaybettik.

Bu süreç boyunca bol bol Italo Calvino ile meşgul olarak oyalandım.

Gelecek yılın başında Calvino’nun 100+1. yaşını kutlamak için Bilge Bal ile birlikte derleyeceğimiz ve düzenleyeceğimiz farklı mecralardaki çeşitli faaliyetler üzerine çalıştım.

“Emlak Vurgunu” öyküsünü de bu arada okudum.

Calvino’nun 1957 yılında yazdığı bu öykü, bir İtalyan kentindeki (kısmen otobiyografik olduğundan San Remo’daki) talana, yıkıma ve vahşi yapılaşmaya dair.

Fakat başlığındaki “vurgun” sözcüğünün Türkçede taşıdığı “hileyle veya fırsatçılıkla haksız yere aşırı kazanç elde etme” anlamı, sadece o dönemin değil, bugünün Türkiyesi’nde de olan bitene dair kuvvetli bir his uyandırıyor.

Bizim durumumuzda ise, herhangi bir rant potansiyeli taşımayan binamızın “kentsel dönüşüm” kapsamına girmesi “getirimsel yenilenme” değil, “götürümsel yıkım” anlamına geldiğinden, “vurgun” sözcüğünün TDK sözlüğündeki diğer anlamlarına bakmaya teşvik ediyor bizi.

Böylece “sıcak, soğuk, dolu vb. etkilerle ürünlerde görülen zarar” anlamında karşılaştığımız her türlü kaybı “emlak vurgunu” olarak adlandırabiliyoruz kısaca.

Dahası, “çok derinlerdeki suyun basıncı dolayısıyla iki akıntı arasında sıkışıp kalma, düzenli hava alıp verememe, birden su yüzüne çıkma vb. durumlarda dalgıcın uğradığı inme veya ölüm” ve hatta “silahla yaralanmış olan” anlamında “emlak vurgunu yemiş” İstanbullu tanımına karşılık geldiğimizi idrak ediyoruz (https://sozluk.gov.tr).

Geçtiğimiz üç ay boyunca fotoğraf çektim bir de sık sık.

Mahallede yıkılmak üzere boşaltılmış ya da yıkılmış/yıkılmakta olan inşaatı başlamış/henüz başlamamış apartman yapılarını çevreleyen oluklu metal panellerin üzerlerine kat kat yapıştırılmış, zamanla solmuş, soyulmuş, sıyrılmış, parça parça uçuşan afişlerin ve sprey boyayla yazılmış yazıların kaydını tutmaya çalıştım karşılaştıkça.

Acaba pek uzak olmayan bir gelecekte böyle çevrelendiğinde, kendi binamızı da kaydedebilecek miyim?

Bugün 4 Ağustos 2023 Cuma

Saat 20:30

Hava hâlâ çok sıcak

Masamın başındayım.

Bugün tramvay turu yapmaya ne fiziksel ne de ruhsal durumum el verdi.

Sadece biraz önce kısa süreliğine dışarı çıkıp sokağımda aşağı yukarı şöyle bir yürüdüm.

Kedilere mama ve su verdim.

Biraz da fotoğraf çektim.

Bu sabahtan itibaren çalışma odama birkaç odalık uzaklıktaki bir bina yıkılmaya başladı, balyozla. 

Çok yakında onun karşısındaki bina da yıkılacak.   

Giderek korkunçlaşacak bu yıkma ve ardından da inşa etme seslerine nasıl dayanabileceğimi kara kara düşünürken, öğle saatlerinde Kadıköy Belediyesi’nden bir “Tebliğ Mazbatalı Zarf” aldım imza karşılığında.

Bu resmi ve pek ciddi evrakı teslim eden postacı (evet, kargocu değil), “apartmanınız yıkılıyor mu” diye sordu ben imzamı atarken. Anlamadım pek ne sorduğunu, belki de yıkma seslerini kastediyordu. Her neyse, “bizimki değil, iki bina yanımızdaki” dedim önce, “tabii bizimkine de ne olur bilinmez” diye ekledim hemen, güya temkinli bir tavırla.

Zarftan çıkan Türkçesi berbat bilgilendirmeyi okuduğumda anladım aslında ne demek istediğini.

Evet, artık zor bir süreç başlıyor bizim için de, binamız için de. 

Yapıların özenle bakımlarını yapmanın, onları onarmanın, iyileştirmenin, güçlendirmenin artık mimarlığın birincil görevi olması gerektiğine dair derin inancım, bakalım içinde yaşadığımı kurtarabilecek mi?

Filarete ismiyle bilinen 15. yüzyılda yaşamış Floransalı mimar Antonio di Piero Averlino, doktora tezimin de konusu olan mimarlık kitabında, bir yapıyı doğan, büyüyen ve ölen yani canlı bir insan bedeni olarak tanımlar.

Pek çok yönden incelenebilecek ve yorumlanabilecek (nitekim benim de incelediğim ve yorumladığım) bu tanıma göre, yapının sağlıklı ve uzun ömürlü olabilmesi iyi beslenebilmesine yani iyi bakılıp, onarılıp korunmasına bağlıdır. 

Fakat er ya da geç ölümü kaçınılmazdır.

Ölüm nedeni olarak saydıklarından biri, ne zaman depreme dayanıklılık testinden geçmiş bir bina görsem aklıma geliyor.

Filarete’ye göre bu doğal bir ölüm nedeni değil. 

Bir yapıya bilinçli bir şekilde zarar vermek demek bu. 

Duvarlarında delikler açıp onu hasta ederek, çürüterek, içten içe yıkarak yavaş yavaş öldürmek demek.

Depreme dayanıklılık testinin duvarlarında delikler açtığı, parçalar kopardığı binalar da bu testten geçmeyi tabii ki asla başaramadıklarından sonu yıkımlarıyla biten bir sürecin içine giriyorlar.

Daireler boşalmaya başlıyor yavaş yavaş. Ama sonuna kadar direnen bir daire mutlaka çıkıyor.

Perdelerden anlaşılıyor bu durum en iyi. Birden gözünüze çarpıyor pencerelerin tuhaf yerlerini kaplayan, ne kapatan ne açan perdeler.

Sonra binanın çevresinde ufak tefek çöpler birikmeye başlıyor.

Köşelerdeki bitkiler kuruyor. 

Çöpler gittikçe irileşiyor, çeşitleniyor, boşalan dairelerden taşınmaya değer bulunmayan eşyalar yığılıyor sokağa, tıpkı hayvanların ve insanların ölmeden hemen önce vücutlarından attıkları sıvılar gibi.

Derken sıra doğramaların, kapıların, sabit her türlü aksamın sökülmesine geliyor.

Ve yıkımdan önceki o birkaç günde içlerini açıyorlar, alın, buyurun, bakın diye, Rönesans’ın anatomi kitaplarındaki bedenler gibi. 

Ve tüm o evlerin kesitleri çıkıyor ortaya, tavanlarındaki süslemelerle, duvarlarındaki posterlerle, sökülmemiş lambalarla, kırık dökük mobilyalarla, kapakları açık balkon dolaplarında bırakılmış bazılarının içleri dolu kavanozlarla.

O son birkaç gün kedileri ağırlıyorlar bir de.

Eve girerken gözüm yine o plakaya takılıyor.

“Bu apartmanda ikamet edenlerin afet ve acil durum toplanma alanı Kadıköy Anadolu Lisesi Bahçesidir” yazıyor bu plakada.

Evet, birkaç yıldır kentsel dönüşüm projesi nedeniyle inşaatı devam eden Kadıköy Anadolu Lisesi’nden bahsediyor.

Yani bahçesi bizim ve mahalledeki diğer binalarda yaşayanların değil de, iş makinalarının toplanma alanı olan Kadıköy Anadolu Lisesi.

Neyse, onlara bir şey olmasın da, daha çok inşaatta lazım olacaklar.

Bugün 18 Temmuz 2023 Salı

Saat 17:10

Hava geçen haftadan beri çok denebilecek kadar sıcak fakat neyse ki birkaç gündür rüzgârlı, nefes alınabiliyor.

Altıyol durağındayım. 

İrili ufaklı, farklı yoğunluktaki altı yolun kesiştiği Boğa heykelinin yanından Bahariye’ye doğru kıvrılan tramvay güzergâhının solunda yükselen Surp Levon Kilisesi’nin hemen ilerisinde bu durak. 

Heykeli de, kiliseyi de başka turlarıma saklıyorum.

Bugün tam karşımdaki bir pastaneyle ilgileniyorum.

Adı Ankara Pastanesi.

Dokuz yıl önce doğmadığım ama büyüdüğüm yani okuduğum ve çalıştığım Ankara’dan doğduğum ama büyümediğim İstanbul’a taşındığımda hemen fark etmiştim onu. 

O zamanlar vitrininde eski oyuncaklar ve şimdi tam hatırlayamadığım kırtasiye malzemesine benzer nesneler vardı.

Pastaneden çok Moda’nın ara sokaklarında rastladığım muhtelif “vintage” eşya satan dükkanların taşralı hatta uzaylı akrabası gibi görünüyordu.

Bahariye’nin o cangıl cungulu içinde hiç olmamış bir geçmiş zamandan kalmış gibiydi, tuhaf, sessiz, sakin.

Gözlerimi yaşartacak kadar Ankara’ydı.

Yakın bir zamanda el değiştirmiş muhtemelen, vitrini tamamen farklı, artık bir pastane olmuş.

Yanına yaklaşmıyorum, sadece böyle uzağından bakmak istiyorum.    

Ve dokuz yıl önce İstanbul’a hep birlikte taşındığımız dört kedimizi anıyorum, Cadı’yı, Isırcan’ı, Çakma’yı ve Oğluş’u.

Her biri beni Ankara’ya, Ankara’daki son iki evimize, üniversiteme, “ouzeri”mize, Ankara’nın sokaklarına, caddelerine bağlıyor. 

Cadı, Tahran Caddesi’ndeki evimizin Karum’a bakan bahçesinde doğmuştu. Annesi ve kardeşleriyle koşturup oynama aşamasına yeni geçmişken yanıbaşımızda bir inşaat başladığında duymadığını anlamış, içeri almıştım, duymayan bir kedinin öyle bir ortamda bir gün bile yaşamasının mucize olduğunu düşünerek.

Isırcan’ı daha göbeği düşmemiş, gözleri açılmamış kadar küçükken, arkadaşlarımızla birlikte açtığımız Laterna’nın olduğu Tunus Caddesi’nin ortasında bir anda görüp, arabaları durdurup avucumun içine yerleştirmiştim. Başka bir arkadaşımızın kedisi süt annelik yapıp yaşattı onu, biraz büyüyünce kucağımda getirdik evimize. 

Çakma, Ankara’daki son evimizin olduğu Turan Emeksiz Sokak’ın kedilerindendi. Yavruluktan çıkmaya başlamışken Laterna dönüşü bir akşam apartmanın paspasında yaralı bir halde buldum onu. İyileştikten sonra bir daha dışarı bırakamadım, o sokulgan peri kızı haline vurulup. 

Oğluş ise bu kızlar grubuna yetişkin bir üye olarak katıldı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin girişindeki dev bitkilerden birinin dev saksısında kocaman göbeğini açmış uyurken gördüm onu bir kış günü fakat bir süre sonra üşüttü ve hastalandı. Alıp iyileştirdikten sonra onu da bırakamadım, belli ki çok ev değiştirmişti, tekrar değiştirmesine gönlüm razı olmadı.

Oğluş’u ve Cadı’yı geçen yıl birkaç ay arayla, Çakma’yı ve Isırcan’ı geçen hafta iki gün arayla kaybettik.

Onlarla birlikte benim de neredeyse yirmi yıllık bir dönemim kapandı, beni Ankara’ya doğrudan bağlayan bir dönem. 

Artık bir İstanbulluyum, geçen yaz Karaköy’de, bir zamanlar Raimondo D’Aronco’nun ahşap camiinin olduğu yeşil alanda bulduğum Tıkır’la birlikte.

Birkaç gündür bana çok iyi gelen, İspanyolca ve Güney Amerika ilgimi de yeniden canlandıran Alejandro Zambra’nın Okumamak kitabını okuyorum.

Kavafis’in o pek meşhur şiirinden ödünç aldığı “Şehir Arkandan Gelecektir” başlıklı bölümde Zambra, kendisi gibi Santiagolu bir yazar olan Roberto Merino’nun bu şehir hakkındaki tespitlerini, yorumlarını, anılarını kendisininkilerle birleştirirken haliyle ben de Ankara’yı düşünüyorum.

En çok da “ondan (kendi kendimizden) kaçmak istersek arkamızdan gelecek olan şehir” (s. 85) sözünden etkileniyorum.

Ve bu sözün, bitişik sokağı sahiplenmiş, Cadı’yla Çakma’nın müthiş bir karışımı olan kediyle birkaç haftadır kurduğum ilişkiye, onu her görüşümde yaşadığım hisse çok uygun olduğunu düşünüyorum.

Evet, Ankara gerçekten arkamdan miyavlayarak geliyor.