Hava geçen haftadan beri çok denebilecek kadar sıcak fakat neyse ki birkaç gündür rüzgârlı, nefes alınabiliyor.
Altıyol durağındayım.
İrili ufaklı, farklı yoğunluktaki altı yolun kesiştiği Boğa heykelinin yanından Bahariye’ye doğru kıvrılan tramvay güzergâhının solunda yükselen Surp Levon Kilisesi’nin hemen ilerisinde bu durak.
Heykeli de, kiliseyi de başka turlarıma saklıyorum.
Bugün tam karşımdaki bir pastaneyle ilgileniyorum.
Adı Ankara Pastanesi.
Dokuz yıl önce doğmadığım ama büyüdüğüm yani okuduğum ve çalıştığım Ankara’dan doğduğum ama büyümediğim İstanbul’a taşındığımda hemen fark etmiştim onu.
O zamanlar vitrininde eski oyuncaklar ve şimdi tam hatırlayamadığım kırtasiye malzemesine benzer nesneler vardı.
Pastaneden çok Moda’nın ara sokaklarında rastladığım muhtelif “vintage” eşya satan dükkanların taşralı hatta uzaylı akrabası gibi görünüyordu.
Bahariye’nin o cangıl cungulu içinde hiç olmamış bir geçmiş zamandan kalmış gibiydi, tuhaf, sessiz, sakin.
Gözlerimi yaşartacak kadar Ankara’ydı.
Yakın bir zamanda el değiştirmiş muhtemelen, vitrini tamamen farklı, artık bir pastane olmuş.
Yanına yaklaşmıyorum, sadece böyle uzağından bakmak istiyorum.
Ve dokuz yıl önce İstanbul’a hep birlikte taşındığımız dört kedimizi anıyorum, Cadı’yı, Isırcan’ı, Çakma’yı ve Oğluş’u.
Her biri beni Ankara’ya, Ankara’daki son iki evimize, üniversiteme, “ouzeri”mize, Ankara’nın sokaklarına, caddelerine bağlıyor.
Cadı, Tahran Caddesi’ndeki evimizin Karum’a bakan bahçesinde doğmuştu. Annesi ve kardeşleriyle koşturup oynama aşamasına yeni geçmişken yanıbaşımızda bir inşaat başladığında duymadığını anlamış, içeri almıştım, duymayan bir kedinin öyle bir ortamda bir gün bile yaşamasının mucize olduğunu düşünerek.
Isırcan’ı daha göbeği düşmemiş, gözleri açılmamış kadar küçükken, arkadaşlarımızla birlikte açtığımız Laterna’nın olduğu Tunus Caddesi’nin ortasında bir anda görüp, arabaları durdurup avucumun içine yerleştirmiştim. Başka bir arkadaşımızın kedisi süt annelik yapıp yaşattı onu, biraz büyüyünce kucağımda getirdik evimize.
Çakma, Ankara’daki son evimizin olduğu Turan Emeksiz Sokak’ın kedilerindendi. Yavruluktan çıkmaya başlamışken Laterna dönüşü bir akşam apartmanın paspasında yaralı bir halde buldum onu. İyileştikten sonra bir daha dışarı bırakamadım, o sokulgan peri kızı haline vurulup.
Oğluş ise bu kızlar grubuna yetişkin bir üye olarak katıldı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin girişindeki dev bitkilerden birinin dev saksısında kocaman göbeğini açmış uyurken gördüm onu bir kış günü fakat bir süre sonra üşüttü ve hastalandı. Alıp iyileştirdikten sonra onu da bırakamadım, belli ki çok ev değiştirmişti, tekrar değiştirmesine gönlüm razı olmadı.
Oğluş’u ve Cadı’yı geçen yıl birkaç ay arayla, Çakma’yı ve Isırcan’ı geçen hafta iki gün arayla kaybettik.
Onlarla birlikte benim de neredeyse yirmi yıllık bir dönemim kapandı, beni Ankara’ya doğrudan bağlayan bir dönem.
Artık bir İstanbulluyum, geçen yaz Karaköy’de, bir zamanlar Raimondo D’Aronco’nun ahşap camiinin olduğu yeşil alanda bulduğum Tıkır’la birlikte.
Birkaç gündür bana çok iyi gelen, İspanyolca ve Güney Amerika ilgimi de yeniden canlandıran Alejandro Zambra’nın Okumamak kitabını okuyorum.
Kavafis’in o pek meşhur şiirinden ödünç aldığı “Şehir Arkandan Gelecektir” başlıklı bölümde Zambra, kendisi gibi Santiagolu bir yazar olan Roberto Merino’nun bu şehir hakkındaki tespitlerini, yorumlarını, anılarını kendisininkilerle birleştirirken haliyle ben de Ankara’yı düşünüyorum.
En çok da “ondan (kendi kendimizden) kaçmak istersek arkamızdan gelecek olan şehir” (s. 85) sözünden etkileniyorum.
Ve bu sözün, bitişik sokağı sahiplenmiş, Cadı’yla Çakma’nın müthiş bir karışımı olan kediyle birkaç haftadır kurduğum ilişkiye, onu her görüşümde yaşadığım hisse çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Evet, Ankara gerçekten arkamdan miyavlayarak geliyor.
Hava sıcak, nemli de fakat kapattıkça kapattı, rüzgâr da çıktı, birazdan şiddetli yağmur yağabilir
Bugün evdeyim, notlarımı çalışma masamdan yazıyorum.
Dün, diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”ne çok yakında koyacağım yazım için Istanbul Araştırmaları Enstitisü’ndeki “Meşgul Şehir”/“Occupied Istanbul” sergisini bir kere daha ziyaret ettim.
Bu defa niyetim sadece fotoğraf çekmekti fakat bir panonun önünden geçerken birden durdum ve çok ilginç bir malzemeye farklı bir gözle yeniden baktım.
“İşçiler Ayaklanıyor” başlıklı bu panonun mütareke döneminde güçlenen işçi hareketi ve örgütlenen sosyalist siyasi partiler hakkında verdiği bilgilerden “… Türkiye Sosyalist Fırkası[’nın] kentin vapur, tramvay, elektrik işleri, depoları ve tersanelerinde çalışan işçiler arasında önemli destek kazan[ması]” dikkatimi daha önce de çekmişti.
Fakat dün, tüm ilgim, böyle bir bilgiyi “Gezgin Kayıtlar” ile nasıl ilişkilendirebileceğime yöneldi.
Panodaki belgelerden, “tramvay işçilerinin Kağıthane’deki Mayıs 1921 toplantısı”nın 8 Mayıs 1921 tarihli Alemdar gazetesinde yayımlanmış haberi ve Efthimios Alexandropoulos isimli bir tramvay kondüktörünün “YOLDAŞLAR! Tramvay Şirketi’nin işe geri dönmek için verdiği mühlet yarın doluyor” cümlesiyle başlayan sözleri hem bu bilgiyi destekliyor hem de başlı başına araştırma ve yorum hak ediyordu.
Böylece, İstanbul’un tramvay tarihinin bu iki önemli tanıklığından esinlenerek, kentin farklı bir bölgesinin farklı bir tarihsel dönemine ait Kadıköy-Moda tramvayına ilişkin olanlarının peşine düşmeye karar verdim “Gezgin Kayıtlar”da.
Bir yandan da, panoda diğer belgelerin yanında yer alan tramvay bileti/tarifesi/ücreti gibi Kadıköy-Moda tramvayına da ait olabilecek efemeranın peşine düşmeli, hatta koleksiyonerliğine başlamalıyım belki de.
Ama ilk işim, Rahmi Koç Müzesi’ndeki Kadıköy-Moda hattında 1934-1966 yılları arasında çalışmış 20 numaralı tramvayı görmek olacak.
Hava bir açıyor, bir kapıyor, biraz da rüzgârlı ama artık yaz geldi
İsmini Kadıköy’ün en sevdiğim yapılarından Aya Triyada Rum Ortodoks Kilisesi’nden alan Kilise durağındayım.
Başka bir turumu sadece bu Kilise’ye ayıracağım.
Bugünkü notlarımda ise, ona açılan Kuzu Kestane Sokak’taki bir yapının izini sürmeye devam ettim durağa gelmeden önce.
Kadıköy’ün iki güzelim ağacı karşılıyor Bahariye Caddesi’nden (General Asım Gündüz Caddesi’nden) bu güzel isimli sokağa girenleri.
Fakat iki ağaç da Kuzukestanesi değil. Soldaki Batı çınarı (Platanus occidentalis), sağdaki ise Doğu çınarı (Platanus orientalis).
Soldakinin gölgesi, nasıl olduysa hâlâ yerinde duran tarihî bir ahşap köşkün cephesini kaplıyor kısmen.
Bir zamanlar sağdakinin de, varlığından bambaşka bir vesileyle haberdar olduğum kâgir bir konağın girişini gölgelediğini hayal ediyorum.
Geçen hafta bir Yıldız Moran sergisi gördüm.
Moran’ın bir fotoğrafına verdiği “Gölgenin Nezaketi” ismini ödünç alan sergi, geçtiğimiz Kasım ayında Galeri Nev’de, Ankara’da düzenlendikten sonra yine Galeri Nev tarafından Mayıs ayında Adas’a, İstanbul’a taşınmıştı.
Her zamanki gibi çok etkileyiciydi Moran’ın fotoğrafları.
Bu serginin daha önce Pera Müzesi’nde (Kasım 2013-Ocak 2014) ve İstanbul Modern’de (Kasım 2018-Mayıs 2019) düzenlenmiş Yıldız Moran sergilerinden (“Zamansız Fotoğraflar”/“Bir Dağ Masalı”) en dikkat çekici farkı, Moran’ın oğlu Olgun Arun tarafından korunan ve düzenlenen arşivini öne çıkarmasıydı.
Bu çok önemli arşive dayanan ve iki yılda bir tekrar etmesi amaçlanan bir dizi serginin de ilkiydi.
Moran’ın arşivine yönelik böyle bir ilgi, haliyle sergiye eşlik eden kataloğun da odağında.
Gümüş jelatin baskı olan fotoğrafların arka yüzlerini de görür görmez heyecanlanıyorum.
Ön yüzlerinin tarihselliklerini belgeleyen bu arka yüzlerde, isminin altında Moran’ın 1950’li yılların ilk yarısında fotoğrafçılık eğitimi gördüğü ve icra ettiği Londra’daki adresinin damgası ya da kendi el yazısıyla düşülmüş kısa notları okumaya çalışmak arşivlere özgü keşif hissi veriyor.
Katalogdaki Deniz Türker’in “Yıldız Moran ve Reddin Arşivi” başlıklı yazısı ise, Moran’ın sanat yaşamında karşılaştığı reddedilişlerin belgelerini de kapsayan arşivinin böyle reddedilişleri reddetmesi gibi yeni bilgiler eşliğinde önemli tespitler ve yorumlar içeriyor.
Bu reddedilişlerden birini, Moran ve New York’taki MoMA’nın (Museum of Modern Art) fotoğraf biriminin başındaki Edward Steichen arasındaki mektuplaşma belgeliyor.
25 Temmuz 1958 tarihinde yazdığı mektubunda Moran, Londra’dan döndükten sonra yaptığı Anadolu seyahatlerinde çektiği fotoğraflardan bir seri gönderiyor Steichen’a ve ABD’de bir sergi açma isteğinden bahsederek kendisinden fotoğrafları hakkında yorum yapmasını, “yapıcı eleştiriler”de bulunmasını rica ediyor.
8 Ocak 1959 tarihinde cevap veren Steichen, gayet tepeden bakan bir tonda Moran’a fotoğraflarının ilginç denebilecek bazı özellikler taşısa da sanatsal olarak çok yetersiz olduklarını, bu nedenle de “önünde uzun ve meşakkatli bir yol uzandığını” yazıyor.
Detaylı bir çözümlemeyi hak eden bu mektuplaşmada benim bir anda gözüme çarpan şey ise, Yıldız Moran’ın adresi:
Kuzu Kestane Sokak 4 Bahariye, Kadıköy Istanbul
Ailesinin Bahariye’de bir konağı olduğunu okumuştum Pera Müzesi’ndeki serginin kataloğunda (s.10).
Fakat yine de bir anda coşuyorum.
Yıldız Moran’ın bir zamanlar çok yakınımda yaşadığını keşfettiğim için.
Ancak neredeyse emin olduğum bir tahminde bulunarak çıktığım ilk keşif turunda maalesef yanılmadığımı görüyorum.
Bugün Kuzu Kestane Sokak 4 numarada ismi Moran Apartmanı olan, 4/1 A ve 4 B şeklinde iki bloktan oluşan bir yapı var.
Bir zamanlar yerinde duran Moran ailesine ait konağın en azından büyüklüğü hakkında bir fikir edinebiliyorum bu yapıdan.
Peki acaba tam karşısındaki gibi ahşap bir yapı mıydı o konak yoksa kâgir mi?
Eve dönünce kütüphanemdeki Kadıköy-Bahariye-Moda tarihiyle ilgili kitaplara bakıyorum hemen. Çoğunda sadece o ahşap köşkten bahsediliyor, “Hariciye Nazırı Reşit Paşa Köşkü” olarak bilinen.
Moran ailesinin konağına dair tek ipucunu ise Dr. Müfid Ekdal’ın Saklı Hikâyeleri ve Resimleriyle Kadıköy Sokakları (2014) kitabında buluyorum. Şöyle diyor Ekdal: “Köşkün karşısındaki uzun yıllar eğitim veren Moran Okulu da Kısıklı’ya taşınmıştır” (s.76).
Fakat bu açıklamaya eşlik eden fotoğraf yakın zamanlarda çekildiğinden “Moran Okulu”nun binası hakkında bir şey öğrenemiyorum.
Yine de, böyle bir bilgiye erişebildiğim için pek seviniyorum.
Bugün Kadıköy Kaymakamlığı olan Reşit Paşa Köşkü’nün Bahariye 41. İlkokulu olduğu zamanlar, Moran ailesinin konağının “Moran Okulu” olduğu zamanlarla kesişmiş miydi acaba?
Her durumda, Kuzu Kestane Sokak’ın tarihine karşılıklı yerleşmiş bu iki köşk/konak/okul, benzer dönüşümler geçirmiş diğer köşkler/konaklar/okullar ile yanyana dizilip Kadıköy-Bahariye-Moda’nın tarihinde de yerlerini alıyorlar.
Bu köşk/konak/okulların pek ünlüsü, Mahmut Muhtar Paşa Köşkü/Kadıköy Kız Lisesi/Kadıköy Lisesi de başka bir turumun konusu olmalı.
Kütüphanemden sonra hızlı bir çevrimiçi aramada ulaşabildiğim tek görsel, bu okul yani “Moran İlkokulu” ya da “Özel Moran Koleji” mezunu bir kişiye ait bir sitede yer alıyor (http://www.boracetin.com/MORAN/MoranILK/moranilk.html).
Cephesini kısmen gösteren bu siyah-beyaz fotoğraftan yapının Bahariye-Moda’nın en etkileyici kâgir konaklarından biri olduğunu kestirmek hiç zor değil.
1967 yılında hâlâ orada olduğu sonucunu çıkarıyorum.
Ve Yıldız Moran’ın arşivinde bu yapıyla ilgili belge olduğundan eminim.
En kısa zamanda ulaşılabilir olmasını diliyorum.
Yıldız Moran adına hazırlanmış çevrimiçi sitede ise (“Yıldız Moran Photographer”/ https://www.yildizmoran.com.tr), biyografisini “Sergileri”, “Kitapları”, “Sözlükleri”, “Yayıma Hazırladığı Kitaplar”, “Yıllıkları” ve “Çevirileri” başlıklı bir liste takip ediyor.
Tümünde çok ilginç bulduğum bilgiler var fakat şu anda asıl dikkatimi “Yıllıkları” çekiyor. Moran İlkokulu ya da Özel Moran Koleji’nin değil ama Özel Moran Lisesi’nin 1969-1970 ile 1972-1973 eğitim yılları arasındaki yıllıklarını hazırladığını öğreniyorum Yıldız Moran’ın (https://www.yildizmoran.com.tr/biyografi).
Bu bilgiyi, yine Pera Müzesi’ndeki serginin kataloğundan edindiğim ablası İnci Moran’ın Türkiye’nin ilk modern eğitimcilerinden biri olduğu bilgisiyle birleştiriyorum (s.11).
Artık İnci Moran’ın, ismini ailenin soyadından alan Moran İlkokulu/Koleji/Lisesi’nin yöneticisi olduğundan neredeyse eminim.
Peki Yıldız Moran’ın bu yıllıklardaki rolü neydi tam olarak acaba?
Yoksa öğrencilerin portre fotoğraflarını o mu çekmişti?
Bugün Kuzu Kestane Sokak’ı tekrar ziyaret ettikten sonra turumu masamın başında bitirmeye karar veriyorum.
Karşımda Yıldız Moran’ın Eşanlamlı Sözcükler ve Karşıt Anlamları Sözlüğü duruyor.
Bu sözlük, Moran’ın dile duyduğu derin ilginin, eşi Özdemir Asaf’ın şiirlerini de kapsayan İngilizceye yaptığı çevirilerde kendini belli eden her iki dildeki yetkinliğinin bir başka kanıtı.
Kaynakçasında, babası Vahid Moran’ın 1924 yılında Latin harfleriyle basılmış, kendisinin 1971 yılındaki ikinci, 1985 yılındaki üçüncü ve 1989 yılındaki dördüncü baskılarını güncelleyip genişleterek hazırladığı ilk Türkçe-İngilizce sözlüğü de var.
Önsözünde ise bir sözlüğü “aynen bir kalem, bir çekiç gibi onu kullanmasını bilen ellerde yararlı [olabilecek] bir araç” şeklinde tanımlıyor ve ekliyor Moran: “Etkili bir anlatımı asıl sağlayacak olan kişinin bu konudaki bilgisi ve hayal gücüdür” (s.v).
Ben de bu tanımdaki “kalem”e ve “çekiç”e bir de fotoğraf makinesi eklesem, sonra da Moran’ın fotoğraf ve dil arasında dokuduğu ilişkilere bu sözlüğün odağından bakabilsem, nasıl bir kumaşla karşılaşırım acaba?
Sık dokulu, ince, yumuşak ve yarı-şeffaf da olabilir sanki, ham ve iri gözenekli de.
Biri bir ağacın dalına asıldığında, diğeri de bir ağacın üstüne örtüldüğünde içlerinden güneş ve gökyüzü süzülür, eminim.
Moda İlkokulu durağındayım. Önceki turumda, Italo Calvino’nun Marcovaldo’sunun mantarları gibi, hemen yanındaki ağacın tarhında mantar bulduğum durakta.
Çevremde hâlâ mahalle, semt okullarına giden çocuklar olduğu için çok şanslı olduğumu biliyorum.
Ders aralarında bahçede koşturup oynarken çıkardıkları seslerden, 23 Nisan’ı ve mezuniyetlerini şarkılı, türkülü, oyun havalı kutlamalarından, okul çıkışlarında hoplaya zıplaya sokaklara rengârenk dağılmalarından daha güzel ne olabilir?
Yanlış kentleşme, yanlış eğitim sistemi ve yanlış bir sürü şey çocukları semtlerin günlük hayatından söküp çıkardı, sokaklarda pek rastlanmayan, hafta içinde evlerinde, okullarında ve ikisi arasında dolandıkları servis denilen taşıtlarda, hafta sonları da alışveriş merkezlerinde ya da bir takım faaliyet mekânlarında yaşayan nadide bir insan türüne çevirdi.
Yanımda M. Emin Onat Yapıları Rehberi var.
Onat’ın meslek ve özel yaşamında Moda’nın ayrı bir yeri olduğunu belgeliyor bu rehber.
Durağa gelmeden iki konutunun yeniden peşine düştüm bu rehber eşliğinde, diğer yapılarını (Moda Deniz Kulübü Tesisleri (1956-57) ile Atıfet (Sporel) (1956-57) ve bürosunun olduğu Marmara (1957-59) apartmanlarını) başka turlarıma saklamaya karar vererek.
İlkinin varlığından bu rehber sayesinde haberdar olmuştum.
Onat’ın annesi Münire Onat için 1951 yılında yaptığı evdi bu.
2009 yılında basılmış rehberin hazırlandığı yıllarda bahçesindeki büyük bir ağacın gölgesinin vurduğu cephesiyle bakımlı, mutlu bir hâli vardı.
Hakkındaki kısa açıklama da şöyleydi: “Tek kat üzerine bir çatı odası olan küçük ve çok sevimli bir konut modelidir. Geniş bir beşik çatının örttüğü beyaz duvarlı cephesinde panjurlu Fransız balkonu ve zeminde dar bir çıkma ile işaret edilen salon, başlıca cephe öğeleridir” (s.56).
Fakat maalesef böyle bir evden haberdar olmamla, olmaz olaydım demem bir olmuştu.
Çünkü pek çok benzeri gibi, Münire Onat Evi de rehberin basımından bu yana geçen zaman içinde yıkılmış gitmişti.
Yerine de bu “şey” dikilmişti.
Acaba Emin Onat ismi o evi, bahçesiyle birlikte bir arazi olarak, kapladığı alanın ederine göre satanlara, onu/orayı bir arazi olarak alanlara, o araziyi bütün şeyliğiyle kaplayan bu şeyi inşa edenlere/ettirenlere ve şimdi bu şeyde oturanlara ne ifade etmişti/ediyordu?
Sorup soruşturup merakımı gidermeye çalışsam da, öyle bir yapıyı koruyamamış olmamız karşısında duyduğum üzüntü ve suçluluk duygusu geçmeyecek, biliyorum.
Halbuki yine rehberden öğrendiğime göre, kendisine çok yakışmış bir işlev değişikliğiyle bir süre direnmiş hayatta kalabilmek için Münire Onat Evi.
“Tırtıl Çocuk Evi” isimli bir yuvaya dönüşmüş bir aşamada.
Rehberde “Günümüzde yuva olarak kullanılan ve önemli bir değiştirme yapılmamış görünen yapıda üstü kiremitle örtülü rustik çıkma[nın] çocukların oyun odası” (s.56) olduğu yazıyor.
Neyse ki, Münire Onat Evi’nden sonra da varlığını sürdürmüş, hemen yanındaki iki katlı, yine bahçe içinde müstakil bir eve geçmiş Tırtıl.
Ama artık bu yapı da satılık.
Başka bir şey yazmak istemiyorum.
Rehberde, Münire Onat Evi ile aynı sayfada 1944 yılına tarihlenen Emin Onat Evi de yer alıyor.
Ancak rehberin basıldığı 2009 yılı itibarıyla annesinin evi iyi durumdayken, kendisininki perişanmış.
Ev ile ilgili son notta, “1992 ve 1993 yıllarındaki yıkılma girişimleri durdurulmasına karşın halen büyük ölçüde yıkılmış ve harap durumda” olduğu yazıyor (s. 56).
Belli ki, annesinin evinin başına sonradan gelen, önce kendi evinin başına gelecekmiş.
Fakat 2009 yılından sonra mucizevî bir gelişme olmuş ve Emin Onat Evi hayata döndürülmüş. Ev bugün onarılmış (hatta belki de kısmen yeniden yapılmış) ve bakımlı bir durumda.
Bu süreç hakkında henüz herhangi bir araştırma yapmadım ama İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin, özellikle de Afife Batur’un ve onun kurduğu bir ekibin, kıymetli hocaları Onat’ın evinin tescillenerek yıkımının durdurulması ve onarılması için çabaladığından neredeyse eminim.
Hatta belki, İTÜ’ye bağlı Emin Onat’ın adını taşıyan bir mimarlık merkezi olması için de uğraşmışlardır.
Olsaymış kuşkusuz çok iyi olurmuş ama şu andaki işlevi de ona çok yakışıyor.
Evet, Münire Onat Evi’nin bir dönemi gibi, Emin Onat Evi de bir yuva şu anda.
Adı Koşan Kaplumbağa.
Her ne kadar bir süre önce hafif distopik, aniden terkedilmiş gibi tuhaf bir hâlde gördüysem de, bugün canlı, bahçesinde koşup oynayan çocuklar var.
Rahatsız olmamaları için sadece uzaktan birkaç tane fotoğraf çekiyorum.
Yukarıdakiler daha önceki turumdan.
Fakat çevrelendiği Emin Onat ve Cem Nuri Başgil sokaklarının ikisinden de görülebilecek şekilde birer plaka yerleştirilmesi gerekiyor iki cephesine, bu yapının ve mimarının kimliğini açıklayan.
Ayrıca Emin Onat Sokağının, nedendir bilinmez, bir bahçe duvarında zemine yakın bir seviyede, bir direğin arkasında kalan bir yere yerleştirilmiş tabelasının da doğru dürüst görülebilir bir yere taşınması gerekiyor.
Tramvay geliyor.
Düşünmeye devam ediyorum.
Bu çocuklar Moda’da, Kadıköy’de, İstanbul’da ve Türkiye’nin başka şehirlerinde böyle bahçe içinde tek ya da iki katlı müstakil evlerden dönüştürülmüş yuvalara gitmiş son kuşak olacaklar büyük ihtimalle.
Büyüdüklerinde de, korumanın sadece mimarlık/semt/kent tarihiyle ilgili bir konu olmadığını, iklim krizinin gerektirdiği bir zorunluluk olduğunu maalesef çok iyi anlamış olacaklar.
Onlara yaşamakta çok zorlanacakları bir dünya bırakmamak için yapmamız gerekenler arasında farklı bir Türkçe geliştirmek de var.
Bu Türkçenin sözlüğünde:
– “arazi” ve “toprak” kelimeleri “inşaat” ve “rant” kelimeleriyle eş anlamlı olmamalı;
– özellikle konut yapı türü için kullanılan “eski yapı” kelime grubu “yıkılması şart yapı” gibi gizli bir anlam taşımamalı, bir sıfat tamlaması olarak kalmalı;
-“evi müteahhide vermek” gibi bir deyiş, anlamı bilinmediğinden, yer almamalı;
– mimarlığın tanımı, “insan olmayan canlı ve insan için olmayan cansız her şeyi yok, her yeri boş saymak ya da yıkarak boşaltmak, böyle boşlukları da tıka basa yapılandırarak doldurmak” yerine “canlı-cansız her şeyi kollayarak ve koruyarak, her yerin dolu olduğunu bilerek, bu doluluğu gerçekten gerektiğinde az ve öz dokunuşlarla dönüştürmek” şeklinde yeniden yazılmalı.
Hava serince, bulutların griliği koyulaşıyor, birazdan yağmur hatta sağanak yağacak muhtemelen.
İsmini Gezi ile birlikte andığımız gencecik canlardan Mehmet Ayvalıtaş’ın parkındayım.
Bugün tramvaya binmeyeceğim.
Aynı turu raylarının izinde yürüyerek yapmaya çalışacağım, havanın izin verdiği kadarıyla.
Bu parktan başlayacağım turuma, bakalım nerede bitireceğim.
Yürüyüşümün esin kaynağı, Italo Calvino’nun Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler kitabının ilk bölümü “Bahar”’ın ilk kısa öyküsü “Mantarlar Kentte.”
Yoksul işçi Marcovaldo’nun bir sabah işe gitmek için tramvay durağında beklerken bir çimen tarhında bitmiş mantarları fark etmesiyle olanları anlatır bu müthiş kısa öykü.
Marcovaldo’nunkiler gibi “kent yaşamına az” değil, çok “yatkın” benim gözlerim. “İlanlar, trafik ışıkları, vitrinler, ışıklı tabelalar, yazılar” (s.7) benimkilere her an takılıyor.
Fakat bugün çevremi Marcovaldo’nun gözleriyle görmeyi deneyeceğim ve turumu yaparken sadece üzerinde yürüdüğüm zemine bakacağım.
Ve bu zeminin çatlaklarında, kıvrımlarında, kırıklarında, yarıklarında, deliklerinde karşıma çıkan otları elimden geldiğince kaydedeceğim.
Kentte kendiliğinden yetişen, hiç umulmadık köşelerden fışkıran, tüm tahribata karşın dirençle yeniden ve yeniden gelişen her türlü bitki, bir süredir sanatsal ve bilimsel ilginin odağında.
Pek çok önemli örnek arasında, Kerem Ozan Bayraktar’ın “Sokak Otları”nı ve kitabı ve belgeseliyle Matthew Gandy’nin Natura Urbana’sını sayabilirim hemen.
Ben de bugün böyle otlarla ve bitkilerle tanışmaya çalışacağım, yerlerini belirleyip fotoğraflarını çekeceğim.
Turun tamamını bitiremezsem, kaldığım yerden belki de bana eşlik etmek isteyecek arkadaşlarımla birlikte devam edeceğim.
Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nın karşısındaki Moda İlkokulu’nun durağındayım.
Ve gözlerime inanamıyorum.
Durağın hemen yanındaki ağacın tarhında mantarlar var. Bir kısmı hırpalanmış hatta yolunmuş ama oradalar işte.
Senin gördüklerine benziyorlar mı Marcovaldo?
Moda durağındayım.
Durağın olduğu Cem Sokak’ın ismini aldığı karikatürist Cemil Cem’in bu sokakta (hatta bir süredir restorasyonu devam eden bir köşkte) yaşadığını açıklayan tabelanın arkasında, Kadıköy Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin köşesinden, Moda’nın başka bir duvar resminin dibinden yemyeşil kabarıyor iri yapraklı otlar.
Rızapaşa durağına, 9 Nisan tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim “Sevmek Zamanı” duvar resmine doğru yürüyorum.
Yağmur önce atıştırmaya, sonra hızlanmaya başlıyor.
Neredeyse her apartman duvarının kaldırımla, kaldırımın da sokakla birleştiği çizgiden öbek öbek çiçeklenmiş otlar yayılıyor.
Bazı zeminleri de tümüyle incecik bir yosun tabakası kaplıyor.
Yanımdan geçen tramvayı yakalamak için 30 Mart tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim Mühürdar durağına doğru koşuyorum.
Sağanağa rağmen dayanamayıp Gezgin Kayıtlar’da en sık bahsettiğim durak olan Bahariye’de iniyorum.
Ve karşımda saray sarrafı (Atlas Sineması’nın ve İstanbul Sinema Müzesi’nin olduğu konağın sahibi) Agop Köçeyan’ın 1840’larda yaptırdığı hamamın kemer ve duvar kalıntısı duruyor.
Bu kadar yakınımda buluyorum, bu kadar yakından ilgilendiğim bir konu olan bina kalıntılarıyla bitkiler arasındaki ilişkilerden bir örneği.
Ve şemsiye almak için bu bitkilenmiş kalıntının arkasındaki sırada bir dükkâna giriyorum.