En son tuttuğum gezgin kaydımın üzerinden neredeyse üç ay geçti.
Zor zamanlardı.
“Kentsel dönüşüm” denilen zorunlu ve de çok sorunlu sürecin içinde buluverdik bir anda kendimizi apartman sakinleri olarak.
Ve tüm sakinliğimizi kaybettik.
Bu süreç boyunca bol bol Italo Calvino ile meşgul olarak oyalandım.
Gelecek yılın başında Calvino’nun 100+1. yaşını kutlamak için Bilge Bal ile birlikte derleyeceğimiz ve düzenleyeceğimiz farklı mecralardaki çeşitli faaliyetler üzerine çalıştım.
“Emlak Vurgunu” öyküsünü de bu arada okudum.
Calvino’nun 1957 yılında yazdığı bu öykü, bir İtalyan kentindeki (kısmen otobiyografik olduğundan San Remo’daki) talana, yıkıma ve vahşi yapılaşmaya dair.
Fakat başlığındaki “vurgun” sözcüğünün Türkçede taşıdığı “hileyle veya fırsatçılıkla haksız yere aşırı kazanç elde etme” anlamı, sadece o dönemin değil, bugünün Türkiyesi’nde de olan bitene dair kuvvetli bir his uyandırıyor.
Bizim durumumuzda ise, herhangi bir rant potansiyeli taşımayan binamızın “kentsel dönüşüm” kapsamına girmesi “getirimsel yenilenme” değil, “götürümsel yıkım” anlamına geldiğinden, “vurgun” sözcüğünün TDK sözlüğündeki diğer anlamlarına bakmaya teşvik ediyor bizi.
Böylece “sıcak, soğuk, dolu vb. etkilerle ürünlerde görülen zarar” anlamında karşılaştığımız her türlü kaybı “emlak vurgunu” olarak adlandırabiliyoruz kısaca.
Dahası, “çok derinlerdeki suyun basıncı dolayısıyla iki akıntı arasında sıkışıp kalma, düzenli hava alıp verememe, birden su yüzüne çıkma vb. durumlarda dalgıcın uğradığı inme veya ölüm” ve hatta “silahla yaralanmış olan” anlamında “emlak vurgunu yemiş” İstanbullu tanımına karşılık geldiğimizi idrak ediyoruz (https://sozluk.gov.tr).
Geçtiğimiz üç ay boyunca fotoğraf çektim bir de sık sık.
Mahallede yıkılmak üzere boşaltılmış ya da yıkılmış/yıkılmakta olan inşaatı başlamış/henüz başlamamış apartman yapılarını çevreleyen oluklu metal panellerin üzerlerine kat kat yapıştırılmış, zamanla solmuş, soyulmuş, sıyrılmış, parça parça uçuşan afişlerin ve sprey boyayla yazılmış yazıların kaydını tutmaya çalıştım karşılaştıkça.
Acaba pek uzak olmayan bir gelecekte böyle çevrelendiğinde, kendi binamızı da kaydedebilecek miyim?
Bugün tramvay turu yapmaya ne fiziksel ne de ruhsal durumum el verdi.
Sadece biraz önce kısa süreliğine dışarı çıkıp sokağımda aşağı yukarı şöyle bir yürüdüm.
Kedilere mama ve su verdim.
Biraz da fotoğraf çektim.
Bu sabahtan itibaren çalışma odama birkaç odalık uzaklıktaki bir bina yıkılmaya başladı, balyozla.
Çok yakında onun karşısındaki bina da yıkılacak.
Giderek korkunçlaşacak bu yıkma ve ardından da inşa etme seslerine nasıl dayanabileceğimi kara kara düşünürken, öğle saatlerinde Kadıköy Belediyesi’nden bir “Tebliğ Mazbatalı Zarf” aldım imza karşılığında.
Bu resmi ve pek ciddi evrakı teslim eden postacı (evet, kargocu değil), “apartmanınız yıkılıyor mu” diye sordu ben imzamı atarken. Anlamadım pek ne sorduğunu, belki de yıkma seslerini kastediyordu. Her neyse, “bizimki değil, iki bina yanımızdaki” dedim önce, “tabii bizimkine de ne olur bilinmez” diye ekledim hemen, güya temkinli bir tavırla.
Zarftan çıkan Türkçesi berbat bilgilendirmeyi okuduğumda anladım aslında ne demek istediğini.
Evet, artık zor bir süreç başlıyor bizim için de, binamız için de.
Yapıların özenle bakımlarını yapmanın, onları onarmanın, iyileştirmenin, güçlendirmenin artık mimarlığın birincil görevi olması gerektiğine dair derin inancım, bakalım içinde yaşadığımı kurtarabilecek mi?
Filarete ismiyle bilinen 15. yüzyılda yaşamış Floransalı mimar Antonio di Piero Averlino, doktora tezimin de konusu olan mimarlık kitabında, bir yapıyı doğan, büyüyen ve ölen yani canlı bir insan bedeni olarak tanımlar.
Pek çok yönden incelenebilecek ve yorumlanabilecek (nitekim benim de incelediğim ve yorumladığım) bu tanıma göre, yapının sağlıklı ve uzun ömürlü olabilmesi iyi beslenebilmesine yani iyi bakılıp, onarılıp korunmasına bağlıdır.
Fakat er ya da geç ölümü kaçınılmazdır.
Ölüm nedeni olarak saydıklarından biri, ne zaman depreme dayanıklılık testinden geçmiş bir bina görsem aklıma geliyor.
Filarete’ye göre bu doğal bir ölüm nedeni değil.
Bir yapıya bilinçli bir şekilde zarar vermek demek bu.
Duvarlarında delikler açıp onu hasta ederek, çürüterek, içten içe yıkarak yavaş yavaş öldürmek demek.
Depreme dayanıklılık testinin duvarlarında delikler açtığı, parçalar kopardığı binalar da bu testten geçmeyi tabii ki asla başaramadıklarından sonu yıkımlarıyla biten bir sürecin içine giriyorlar.
Daireler boşalmaya başlıyor yavaş yavaş. Ama sonuna kadar direnen bir daire mutlaka çıkıyor.
Perdelerden anlaşılıyor bu durum en iyi. Birden gözünüze çarpıyor pencerelerin tuhaf yerlerini kaplayan, ne kapatan ne açan perdeler.
Sonra binanın çevresinde ufak tefek çöpler birikmeye başlıyor.
Köşelerdeki bitkiler kuruyor.
Çöpler gittikçe irileşiyor, çeşitleniyor, boşalan dairelerden taşınmaya değer bulunmayan eşyalar yığılıyor sokağa, tıpkı hayvanların ve insanların ölmeden hemen önce vücutlarından attıkları sıvılar gibi.
Derken sıra doğramaların, kapıların, sabit her türlü aksamın sökülmesine geliyor.
Ve yıkımdan önceki o birkaç günde içlerini açıyorlar, alın, buyurun, bakın diye, Rönesans’ın anatomi kitaplarındaki bedenler gibi.
Ve tüm o evlerin kesitleri çıkıyor ortaya, tavanlarındaki süslemelerle, duvarlarındaki posterlerle, sökülmemiş lambalarla, kırık dökük mobilyalarla, kapakları açık balkon dolaplarında bırakılmış bazılarının içleri dolu kavanozlarla.
O son birkaç gün kedileri ağırlıyorlar bir de.
Eve girerken gözüm yine o plakaya takılıyor.
“Bu apartmanda ikamet edenlerin afet ve acil durum toplanma alanı Kadıköy Anadolu Lisesi Bahçesidir” yazıyor bu plakada.
Evet, birkaç yıldır kentsel dönüşüm projesi nedeniyle inşaatı devam eden Kadıköy Anadolu Lisesi’nden bahsediyor.
Yani bahçesi bizim ve mahalledeki diğer binalarda yaşayanların değil de, iş makinalarının toplanma alanı olan Kadıköy Anadolu Lisesi.
Neyse, onlara bir şey olmasın da, daha çok inşaatta lazım olacaklar.
Hava geçen haftadan beri çok denebilecek kadar sıcak fakat neyse ki birkaç gündür rüzgârlı, nefes alınabiliyor.
Altıyol durağındayım.
İrili ufaklı, farklı yoğunluktaki altı yolun kesiştiği Boğa heykelinin yanından Bahariye’ye doğru kıvrılan tramvay güzergâhının solunda yükselen Surp Levon Kilisesi’nin hemen ilerisinde bu durak.
Heykeli de, kiliseyi de başka turlarıma saklıyorum.
Bugün tam karşımdaki bir pastaneyle ilgileniyorum.
Adı Ankara Pastanesi.
Dokuz yıl önce doğmadığım ama büyüdüğüm yani okuduğum ve çalıştığım Ankara’dan doğduğum ama büyümediğim İstanbul’a taşındığımda hemen fark etmiştim onu.
O zamanlar vitrininde eski oyuncaklar ve şimdi tam hatırlayamadığım kırtasiye malzemesine benzer nesneler vardı.
Pastaneden çok Moda’nın ara sokaklarında rastladığım muhtelif “vintage” eşya satan dükkanların taşralı hatta uzaylı akrabası gibi görünüyordu.
Bahariye’nin o cangıl cungulu içinde hiç olmamış bir geçmiş zamandan kalmış gibiydi, tuhaf, sessiz, sakin.
Gözlerimi yaşartacak kadar Ankara’ydı.
Yakın bir zamanda el değiştirmiş muhtemelen, vitrini tamamen farklı, artık bir pastane olmuş.
Yanına yaklaşmıyorum, sadece böyle uzağından bakmak istiyorum.
Ve dokuz yıl önce İstanbul’a hep birlikte taşındığımız dört kedimizi anıyorum, Cadı’yı, Isırcan’ı, Çakma’yı ve Oğluş’u.
Her biri beni Ankara’ya, Ankara’daki son iki evimize, üniversiteme, “ouzeri”mize, Ankara’nın sokaklarına, caddelerine bağlıyor.
Cadı, Tahran Caddesi’ndeki evimizin Karum’a bakan bahçesinde doğmuştu. Annesi ve kardeşleriyle koşturup oynama aşamasına yeni geçmişken yanıbaşımızda bir inşaat başladığında duymadığını anlamış, içeri almıştım, duymayan bir kedinin öyle bir ortamda bir gün bile yaşamasının mucize olduğunu düşünerek.
Isırcan’ı daha göbeği düşmemiş, gözleri açılmamış kadar küçükken, arkadaşlarımızla birlikte açtığımız Laterna’nın olduğu Tunus Caddesi’nin ortasında bir anda görüp, arabaları durdurup avucumun içine yerleştirmiştim. Başka bir arkadaşımızın kedisi süt annelik yapıp yaşattı onu, biraz büyüyünce kucağımda getirdik evimize.
Çakma, Ankara’daki son evimizin olduğu Turan Emeksiz Sokak’ın kedilerindendi. Yavruluktan çıkmaya başlamışken Laterna dönüşü bir akşam apartmanın paspasında yaralı bir halde buldum onu. İyileştikten sonra bir daha dışarı bırakamadım, o sokulgan peri kızı haline vurulup.
Oğluş ise bu kızlar grubuna yetişkin bir üye olarak katıldı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin girişindeki dev bitkilerden birinin dev saksısında kocaman göbeğini açmış uyurken gördüm onu bir kış günü fakat bir süre sonra üşüttü ve hastalandı. Alıp iyileştirdikten sonra onu da bırakamadım, belli ki çok ev değiştirmişti, tekrar değiştirmesine gönlüm razı olmadı.
Oğluş’u ve Cadı’yı geçen yıl birkaç ay arayla, Çakma’yı ve Isırcan’ı geçen hafta iki gün arayla kaybettik.
Onlarla birlikte benim de neredeyse yirmi yıllık bir dönemim kapandı, beni Ankara’ya doğrudan bağlayan bir dönem.
Artık bir İstanbulluyum, geçen yaz Karaköy’de, bir zamanlar Raimondo D’Aronco’nun ahşap camiinin olduğu yeşil alanda bulduğum Tıkır’la birlikte.
Birkaç gündür bana çok iyi gelen, İspanyolca ve Güney Amerika ilgimi de yeniden canlandıran Alejandro Zambra’nın Okumamak kitabını okuyorum.
Kavafis’in o pek meşhur şiirinden ödünç aldığı “Şehir Arkandan Gelecektir” başlıklı bölümde Zambra, kendisi gibi Santiagolu bir yazar olan Roberto Merino’nun bu şehir hakkındaki tespitlerini, yorumlarını, anılarını kendisininkilerle birleştirirken haliyle ben de Ankara’yı düşünüyorum.
En çok da “ondan (kendi kendimizden) kaçmak istersek arkamızdan gelecek olan şehir” (s. 85) sözünden etkileniyorum.
Ve bu sözün, bitişik sokağı sahiplenmiş, Cadı’yla Çakma’nın müthiş bir karışımı olan kediyle birkaç haftadır kurduğum ilişkiye, onu her görüşümde yaşadığım hisse çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Evet, Ankara gerçekten arkamdan miyavlayarak geliyor.
Hava sıcak, nemli de fakat kapattıkça kapattı, rüzgâr da çıktı, birazdan şiddetli yağmur yağabilir
Bugün evdeyim, notlarımı çalışma masamdan yazıyorum.
Dün, diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”ne çok yakında koyacağım yazım için Istanbul Araştırmaları Enstitisü’ndeki “Meşgul Şehir”/“Occupied Istanbul” sergisini bir kere daha ziyaret ettim.
Bu defa niyetim sadece fotoğraf çekmekti fakat bir panonun önünden geçerken birden durdum ve çok ilginç bir malzemeye farklı bir gözle yeniden baktım.
“İşçiler Ayaklanıyor” başlıklı bu panonun mütareke döneminde güçlenen işçi hareketi ve örgütlenen sosyalist siyasi partiler hakkında verdiği bilgilerden “… Türkiye Sosyalist Fırkası[’nın] kentin vapur, tramvay, elektrik işleri, depoları ve tersanelerinde çalışan işçiler arasında önemli destek kazan[ması]” dikkatimi daha önce de çekmişti.
Fakat dün, tüm ilgim, böyle bir bilgiyi “Gezgin Kayıtlar” ile nasıl ilişkilendirebileceğime yöneldi.
Panodaki belgelerden, “tramvay işçilerinin Kağıthane’deki Mayıs 1921 toplantısı”nın 8 Mayıs 1921 tarihli Alemdar gazetesinde yayımlanmış haberi ve Efthimios Alexandropoulos isimli bir tramvay kondüktörünün “YOLDAŞLAR! Tramvay Şirketi’nin işe geri dönmek için verdiği mühlet yarın doluyor” cümlesiyle başlayan sözleri hem bu bilgiyi destekliyor hem de başlı başına araştırma ve yorum hak ediyordu.
Böylece, İstanbul’un tramvay tarihinin bu iki önemli tanıklığından esinlenerek, kentin farklı bir bölgesinin farklı bir tarihsel dönemine ait Kadıköy-Moda tramvayına ilişkin olanlarının peşine düşmeye karar verdim “Gezgin Kayıtlar”da.
Bir yandan da, panoda diğer belgelerin yanında yer alan tramvay bileti/tarifesi/ücreti gibi Kadıköy-Moda tramvayına da ait olabilecek efemeranın peşine düşmeli, hatta koleksiyonerliğine başlamalıyım belki de.
Ama ilk işim, Rahmi Koç Müzesi’ndeki Kadıköy-Moda hattında 1934-1966 yılları arasında çalışmış 20 numaralı tramvayı görmek olacak.
Hava bir açıyor, bir kapıyor, biraz da rüzgârlı ama artık yaz geldi
İsmini Kadıköy’ün en sevdiğim yapılarından Aya Triyada Rum Ortodoks Kilisesi’nden alan Kilise durağındayım.
Başka bir turumu sadece bu Kilise’ye ayıracağım.
Bugünkü notlarımda ise, ona açılan Kuzu Kestane Sokak’taki bir yapının izini sürmeye devam ettim durağa gelmeden önce.
Kadıköy’ün iki güzelim ağacı karşılıyor Bahariye Caddesi’nden (General Asım Gündüz Caddesi’nden) bu güzel isimli sokağa girenleri.
Fakat iki ağaç da Kuzukestanesi değil. Soldaki Batı çınarı (Platanus occidentalis), sağdaki ise Doğu çınarı (Platanus orientalis).
Soldakinin gölgesi, nasıl olduysa hâlâ yerinde duran tarihî bir ahşap köşkün cephesini kaplıyor kısmen.
Bir zamanlar sağdakinin de, varlığından bambaşka bir vesileyle haberdar olduğum kâgir bir konağın girişini gölgelediğini hayal ediyorum.
Geçen hafta bir Yıldız Moran sergisi gördüm.
Moran’ın bir fotoğrafına verdiği “Gölgenin Nezaketi” ismini ödünç alan sergi, geçtiğimiz Kasım ayında Galeri Nev’de, Ankara’da düzenlendikten sonra yine Galeri Nev tarafından Mayıs ayında Adas’a, İstanbul’a taşınmıştı.
Her zamanki gibi çok etkileyiciydi Moran’ın fotoğrafları.
Bu serginin daha önce Pera Müzesi’nde (Kasım 2013-Ocak 2014) ve İstanbul Modern’de (Kasım 2018-Mayıs 2019) düzenlenmiş Yıldız Moran sergilerinden (“Zamansız Fotoğraflar”/“Bir Dağ Masalı”) en dikkat çekici farkı, Moran’ın oğlu Olgun Arun tarafından korunan ve düzenlenen arşivini öne çıkarmasıydı.
Bu çok önemli arşive dayanan ve iki yılda bir tekrar etmesi amaçlanan bir dizi serginin de ilkiydi.
Moran’ın arşivine yönelik böyle bir ilgi, haliyle sergiye eşlik eden kataloğun da odağında.
Gümüş jelatin baskı olan fotoğrafların arka yüzlerini de görür görmez heyecanlanıyorum.
Ön yüzlerinin tarihselliklerini belgeleyen bu arka yüzlerde, isminin altında Moran’ın 1950’li yılların ilk yarısında fotoğrafçılık eğitimi gördüğü ve icra ettiği Londra’daki adresinin damgası ya da kendi el yazısıyla düşülmüş kısa notları okumaya çalışmak arşivlere özgü keşif hissi veriyor.
Katalogdaki Deniz Türker’in “Yıldız Moran ve Reddin Arşivi” başlıklı yazısı ise, Moran’ın sanat yaşamında karşılaştığı reddedilişlerin belgelerini de kapsayan arşivinin böyle reddedilişleri reddetmesi gibi yeni bilgiler eşliğinde önemli tespitler ve yorumlar içeriyor.
Bu reddedilişlerden birini, Moran ve New York’taki MoMA’nın (Museum of Modern Art) fotoğraf biriminin başındaki Edward Steichen arasındaki mektuplaşma belgeliyor.
25 Temmuz 1958 tarihinde yazdığı mektubunda Moran, Londra’dan döndükten sonra yaptığı Anadolu seyahatlerinde çektiği fotoğraflardan bir seri gönderiyor Steichen’a ve ABD’de bir sergi açma isteğinden bahsederek kendisinden fotoğrafları hakkında yorum yapmasını, “yapıcı eleştiriler”de bulunmasını rica ediyor.
8 Ocak 1959 tarihinde cevap veren Steichen, gayet tepeden bakan bir tonda Moran’a fotoğraflarının ilginç denebilecek bazı özellikler taşısa da sanatsal olarak çok yetersiz olduklarını, bu nedenle de “önünde uzun ve meşakkatli bir yol uzandığını” yazıyor.
Detaylı bir çözümlemeyi hak eden bu mektuplaşmada benim bir anda gözüme çarpan şey ise, Yıldız Moran’ın adresi:
Kuzu Kestane Sokak 4 Bahariye, Kadıköy Istanbul
Ailesinin Bahariye’de bir konağı olduğunu okumuştum Pera Müzesi’ndeki serginin kataloğunda (s.10).
Fakat yine de bir anda coşuyorum.
Yıldız Moran’ın bir zamanlar çok yakınımda yaşadığını keşfettiğim için.
Ancak neredeyse emin olduğum bir tahminde bulunarak çıktığım ilk keşif turunda maalesef yanılmadığımı görüyorum.
Bugün Kuzu Kestane Sokak 4 numarada ismi Moran Apartmanı olan, 4/1 A ve 4 B şeklinde iki bloktan oluşan bir yapı var.
Bir zamanlar yerinde duran Moran ailesine ait konağın en azından büyüklüğü hakkında bir fikir edinebiliyorum bu yapıdan.
Peki acaba tam karşısındaki gibi ahşap bir yapı mıydı o konak yoksa kâgir mi?
Eve dönünce kütüphanemdeki Kadıköy-Bahariye-Moda tarihiyle ilgili kitaplara bakıyorum hemen. Çoğunda sadece o ahşap köşkten bahsediliyor, “Hariciye Nazırı Reşit Paşa Köşkü” olarak bilinen.
Moran ailesinin konağına dair tek ipucunu ise Dr. Müfid Ekdal’ın Saklı Hikâyeleri ve Resimleriyle Kadıköy Sokakları (2014) kitabında buluyorum. Şöyle diyor Ekdal: “Köşkün karşısındaki uzun yıllar eğitim veren Moran Okulu da Kısıklı’ya taşınmıştır” (s.76).
Fakat bu açıklamaya eşlik eden fotoğraf yakın zamanlarda çekildiğinden “Moran Okulu”nun binası hakkında bir şey öğrenemiyorum.
Yine de, böyle bir bilgiye erişebildiğim için pek seviniyorum.
Bugün Kadıköy Kaymakamlığı olan Reşit Paşa Köşkü’nün Bahariye 41. İlkokulu olduğu zamanlar, Moran ailesinin konağının “Moran Okulu” olduğu zamanlarla kesişmiş miydi acaba?
Her durumda, Kuzu Kestane Sokak’ın tarihine karşılıklı yerleşmiş bu iki köşk/konak/okul, benzer dönüşümler geçirmiş diğer köşkler/konaklar/okullar ile yanyana dizilip Kadıköy-Bahariye-Moda’nın tarihinde de yerlerini alıyorlar.
Bu köşk/konak/okulların pek ünlüsü, Mahmut Muhtar Paşa Köşkü/Kadıköy Kız Lisesi/Kadıköy Lisesi de başka bir turumun konusu olmalı.
Kütüphanemden sonra hızlı bir çevrimiçi aramada ulaşabildiğim tek görsel, bu okul yani “Moran İlkokulu” ya da “Özel Moran Koleji” mezunu bir kişiye ait bir sitede yer alıyor (http://www.boracetin.com/MORAN/MoranILK/moranilk.html).
Cephesini kısmen gösteren bu siyah-beyaz fotoğraftan yapının Bahariye-Moda’nın en etkileyici kâgir konaklarından biri olduğunu kestirmek hiç zor değil.
1967 yılında hâlâ orada olduğu sonucunu çıkarıyorum.
Ve Yıldız Moran’ın arşivinde bu yapıyla ilgili belge olduğundan eminim.
En kısa zamanda ulaşılabilir olmasını diliyorum.
Yıldız Moran adına hazırlanmış çevrimiçi sitede ise (“Yıldız Moran Photographer”/ https://www.yildizmoran.com.tr), biyografisini “Sergileri”, “Kitapları”, “Sözlükleri”, “Yayıma Hazırladığı Kitaplar”, “Yıllıkları” ve “Çevirileri” başlıklı bir liste takip ediyor.
Tümünde çok ilginç bulduğum bilgiler var fakat şu anda asıl dikkatimi “Yıllıkları” çekiyor. Moran İlkokulu ya da Özel Moran Koleji’nin değil ama Özel Moran Lisesi’nin 1969-1970 ile 1972-1973 eğitim yılları arasındaki yıllıklarını hazırladığını öğreniyorum Yıldız Moran’ın (https://www.yildizmoran.com.tr/biyografi).
Bu bilgiyi, yine Pera Müzesi’ndeki serginin kataloğundan edindiğim ablası İnci Moran’ın Türkiye’nin ilk modern eğitimcilerinden biri olduğu bilgisiyle birleştiriyorum (s.11).
Artık İnci Moran’ın, ismini ailenin soyadından alan Moran İlkokulu/Koleji/Lisesi’nin yöneticisi olduğundan neredeyse eminim.
Peki Yıldız Moran’ın bu yıllıklardaki rolü neydi tam olarak acaba?
Yoksa öğrencilerin portre fotoğraflarını o mu çekmişti?
Bugün Kuzu Kestane Sokak’ı tekrar ziyaret ettikten sonra turumu masamın başında bitirmeye karar veriyorum.
Karşımda Yıldız Moran’ın Eşanlamlı Sözcükler ve Karşıt Anlamları Sözlüğü duruyor.
Bu sözlük, Moran’ın dile duyduğu derin ilginin, eşi Özdemir Asaf’ın şiirlerini de kapsayan İngilizceye yaptığı çevirilerde kendini belli eden her iki dildeki yetkinliğinin bir başka kanıtı.
Kaynakçasında, babası Vahid Moran’ın 1924 yılında Latin harfleriyle basılmış, kendisinin 1971 yılındaki ikinci, 1985 yılındaki üçüncü ve 1989 yılındaki dördüncü baskılarını güncelleyip genişleterek hazırladığı ilk Türkçe-İngilizce sözlüğü de var.
Önsözünde ise bir sözlüğü “aynen bir kalem, bir çekiç gibi onu kullanmasını bilen ellerde yararlı [olabilecek] bir araç” şeklinde tanımlıyor ve ekliyor Moran: “Etkili bir anlatımı asıl sağlayacak olan kişinin bu konudaki bilgisi ve hayal gücüdür” (s.v).
Ben de bu tanımdaki “kalem”e ve “çekiç”e bir de fotoğraf makinesi eklesem, sonra da Moran’ın fotoğraf ve dil arasında dokuduğu ilişkilere bu sözlüğün odağından bakabilsem, nasıl bir kumaşla karşılaşırım acaba?
Sık dokulu, ince, yumuşak ve yarı-şeffaf da olabilir sanki, ham ve iri gözenekli de.
Biri bir ağacın dalına asıldığında, diğeri de bir ağacın üstüne örtüldüğünde içlerinden güneş ve gökyüzü süzülür, eminim.