Bugün 16 Ekim 2025 Perşembe

Saat 09:55

Ankara’da sonbaharın sabah güneşi tüm güzelliğiyle devam ediyor

Yaz biterken Annemarie Schwarzenbach ve Ernest A. Egli ile bir haftasonu geçirdiğim İsviçre Büyükelçiliği’nin aksine, polis barikatlarıyla, tomalarla, çevik polislerle çevrili güney komşusu (üstteki fotoğrafta kısmen sağda görülen) İsrail Büyükelçiliği ikametgâhı, tüm varlığıyla kente sımsıkı kapalı uzun bir süredir.

Yaklaşmak da, önünde ya da karşısında durmak da yasak.

Fotoğrafını çekmeyi ise aklımdan bile geçirmiyorum.

Zaten çekmek için de herhangi bir ilgi duymamıştım yakın zamana kadar.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’ndeki Arif Hikmet Koyunoğlu’nun fotoğraflarından oluşan “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” başlıklı sergide bir fotoğrafını gördüğümden beri ise, civarından her geçişimde kaçamak bakışlarla süzüyorum onu.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arif Hikmet Koyunoğlu Fotoğraf Koleksiyonu’ndan derlenen, Haziran ayında açılan ve halen devam eden sergi, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin bilinen mimarlarından Koyunoğlu’nun (1893-1982) pek bilinmeyen fotoğrafçılığını belgeliyor.

Koyunoğlu’nun işgal altındaki İstanbul’da, Balkan Savaşı’nda muhtelif Balkan yerleşimlerinde, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet ile birlikte başkent Ankara ve Adana, Bursa, İzmir, Kayseri dahil Anadolu’nun pek çok yerinde çektiği fotoğraflar, heyecan ve tutku dolu, inişli-çıkışlı yaşam öyküsüne eşlik ediyorlar.

“Elinden her iş gelen” bir mimar Koyunoğlu. Fotoğrafçılık ise, sergide vurgulandığı gibi, 89 yıllık hayatında icra ettiği 31 meslek arasında biraz ayrı bir konumda, kendi ifadesiyle, “yedek sanatı.” 

Sergi broşüründeki anılarından yapılmış alıntılara göre, “9×12 ebadında cam üzerine resim çekilen” ilk fotoğraf makinesini 1903 yılında kırtasiyeci Sadık Kehnemuyi’nin Beyazıt Meydanı’ndaki dükkânından ediniyor. 1906 yılında Phébus Fotoğrafhanesi’nde çırak olarak çalışıyor. 1911 yılında da Resne Fotoğrafhanesi’nin kurucusu Bahattin Bey’in yanına geçiyor. Kendi fotoğrafhanesini ise ilk olarak 1913 yılında Şehzadebaşı’nda kiraladığı bir binanın bir katında, daha sonra, 1920 yılında da Bâbıâli Caddesi üzerindeki bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi ismiyle kuruyor.

Kronolojik bir düzenlemeyi de gözeten üç tematik grupta ve iç içe üç mekânda sergileniyor fotoğrafları: İlk grup/ilk mekân, çocukluğundan itibaren aile yaşamına, Sanayi-i Nefise’deki öğrencilik yıllarına, Kafkas cephesindeki kayaklı askerlik dönemine tanıklık ediyor. İkinci grupta/ikinci mekânda Yeraltı Fotoğrafhanesi’nde çektiği kadın portreleri yer alıyor. Üçüncü grup/üçüncü mekân ise, Koyunoğlu’nun detaya, kurguya, ışığa ve gölgeye hassasiyetle yaklaşırken görsel belge özelliğini koruyan, kentsel kesitleri ve hem yöresel, tarihsel hem de kendi tasarımı yapıları kaydeden fotoğraflarını içeriyor.

Üçüncü mekânın bir duvarında, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarının en ünlülerinden Türk Ocağı’na ait altı tane fotoğraf var. Tek bir yapıya ve onun detaylarına odaklanan bu fotoğrafların hemen yanındaki dört fotoğraf ise, Ankara’ya daha uzaktan bakıyor. Birinde ağaçlar arasından Ankara Kalesi’ni, birinde Kızılay’ı, birinde de Yenişehir’i görüyoruz, inşaatı yeni bitmiş Kızılay binası ve Yenişehir konutlarıyla birlikte. 

Sağ-alttaki dördüncüsü ise, Çankaya’dan. Bugün Seğmenler Parkı olan araziden, kentin merkezine inen Atatürk Bulvarı-Protokol Yolu’na doğru çevirmiş bakışını. 

Çevredeki tek tük yapı arasında kulesiyle dikkat çeken sağdaki de, bugün İsrail Elçiliği ikametgâhı olan binanın ta kendisi. Ernst A. Egli’nin tasarladığı, önceki gezgin kaydımın konusu olan, İsviçre Büyükelçiliği’nin henüz inşa edilmemiş olduğu dikkatimi çekiyor.   

Fotoğrafa ilişkin kısa açıklama ise şöyle: “Çankaya’da Arif Hikmet tasarımı, çokgen planı ve konik külahlı kulesiyle Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfı ve TBMM Maraş milletvekili Mithat Alam’ın köşkü.”

İtiraf etmeliyim ki, bu açıklamayı okuduğumda beni ilk çarpan, mahallemde Koyunoğlu’nun tasarladığı bir yapının olduğu bilgisi değildi.  

Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfına ait bir binanın İsrail Devleti’ne ait bir binaya dönüşmesiydi. Bu ne kadar şanssız bir tesadüftü ya da tesadüf müydü gerçekten? Şaşkınlığım hâlâ devam ediyor.

Sergiyi gördükten sonra, İstanbul’daki kitaplıklarımdan birinde Ankara’ya ayırdığım bölümde duran bir kitabı, benim fasiküllerini biriktirdiğim, babamın cildini yaptırdığı, Cumhuriyet’in 50. yılını kutlayan, çocukluğumun sevgili 50 Yıllık Yaşantımız (1923-1933)’ı tarıyorum hemen. 

Ve bu “Çankaya’ya Doğru” sayfasındaki fotoğraflardan sağ üsttekinde, Koyunoğlu’nun fotoğrafının baktığı yönün tersinden çekildiği için solda ve daha da uzaktan görüyorum onu, ağaçlar arasından kulesi seçiliyor.

Bu fotoğrafta da İsviçre Elçiliği henüz yok.

Ankara’ya döner dönmez, ODTÜ Kütüphanesi’nden ödünç aldığım, Koyunoğlu’nun anılarının, yazılarının, mektuplarının ve çeşitli belgelerin derlendiği Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu kitabına bakıyorum. 

Koyunoğlu’nun uzaktan fotoğrafını çektiği kendi binası hakkında anılarında neler dediğini merak ediyorum.

Fakat pek bir şey söylemiyor. “Ankara’da İnşaat İşleri” başlığı altında toplanan bölümde sadece “bazı devlet büyüklerinin evlerini ve köşklerini yap[tığına]” değiniyor: “Bunlar inşaat sırasıyla Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Maraş mebusu Mithat ve Celal Bayar’ın köşkleri idi” (s. 236).

Mithat Alam köşküyle ilgili başka bir bilgiye ulaşamadığım için biraz hayal kırıklığı yaşıyorum tabii ama Koyunoğlu’nun Ankara günleri hakkında pek çok şey düşünmemi sağlıyor kitaptan öğrendiklerim.

Hiç bahsi geçmeyen fakat bir şekilde geçmesini umduğum isimler var bir de. Bu isimlerin yokluğu da beni şaşırtıyor, örneğin, Egli’nin. 

Çok ilginç bir şekilde, önceki gezgin kaydımda bahsettiğim Egli’nin anılarında da Koyunoğlu’nun ismi geçmiyor.

Koyunoğlu’nun ve Egli’nin Ankara’da yollarının kesişmemesine, hele birbirlerinin isimlerini duymamış olmalarına hiç ihtimal vermiyorum. 

İsimlerini anmadan birbirlerinin yapılarından bahsediyorlar mı acaba diye merak ediyorum bu defa. Hızla tarıyorum her iki kitabı da. 

Koyunoğlu’nun (eski) Sayıştay yani “Divan-ı Muhasebat”tan “proje benim değil, müteahhit olarak yapıyorum” diye bahsederken, projenin Egli’ye ait olduğunu söylememesi tespit edebildiğim tek örnek (s. 246). Bu binanın inşaatı sırasında hiç karşılaşmamış olmaları mümkün müydü?

Egli de, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarından tespit edebildiğim kadarıyla sadece Atatürk’ün vefatından sonra “naaşı için geçici bir kabrin hazırlandığı” Etnografya Müzesi’nden bahsediyor (s. 84). Bu müzenin mimarının kim olduğunu bilmemesi mümkün müydü?

Dahası, İsviçre Büyükelçiliği’ni tasarlarken bitişikteki köşkün mimarının kim olduğunu merak etmemiş olması mümkün müydü?

Ve son olarak, birbirlerini ne kadar yok sayarlarsa saysınlar, bir şekilde biraraya gelen Ankara’nın bu iki ünlü mimarının Annemarie Schwarzenbach’ın sergisiyle yıllar sonra, önce Koyunoğlu’nun tasarladığı Türk Ocağı yani Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, sonra da Koyunoğlu’nun tasarladığı bir köşkle komşu olan Egli’nin tasarladığı bir elçilik binasında tekrar biraraya gelmeleri karşısında, “kaderin cilvesi” sözünü hatırlamamak mümkün mü?

Ankara’nın kuleli evler dönemine ait bu köşkün kulesi uzun bir süredir yok.

Şimdi fark ediyorum, ne kadar masalsı bir özelliğiymiş kentin bu kuleli köşkleri. 

Bu gözlerle Ankara’ya bakan bir kısa film projesi geçiyor aklımdan hemen, heyecanlanıveriyorum.

Bugün Koyunoğlu’nun bu kulesiz köşkü, terk edilmiş, yüksek duvarlar, parmaklıklar, barikatlarla görünmez kılınmış hayaletimsi bir bina. 

Neyse ki, kuleli halinin fotoğrafında gördüğümüz yeni dikilmiş at kestanesi fidanları, artık kocamanlar (tahtaya vurarak). Bir gün binanın o haliyle birlikte yeni bir sahip ve işlevle geri döneceği de dahil olmak üzere yaşama dair umutlarımızı canlı tutuyorlar ve o zamana kadar onu uzaktan da olsa sarıp sarmalıyorlar. 

İlkbahar, demetimsi beyaz çiçeklerle kaplandıkları, sonbahar da, takır tukur yere düşüp kırılan dikenli yeşil kabuklarından fırlayan yemişlerinin etrafa dağıldıkları mevsimler o ağaçlar için. Bu yıl ikisini de kaçırmadığım için şanslıyım. 

O at kestanelerinin etrafından topladıklarımla, geçen gün ODTÜ’den getirdiklerim şimdi Ankara’daki kitaplıklarımdan birinin rafında duruyorlar, hep birlikte.

Koyunoğlu sadece Ankara’da, Çankaya’da değil, hiç beklemediğim bir şekilde, İstanbul’da, Moda’da da karşıma çıkıyor.

1920 yılına ait, muhtemelen anılarının en eğlenceli bölümlerinden birinde, 1880’lerde inşa edildikten sonra İngiliz (James) Barker ailesinin yaşadığı, 19. yüzyılın sonunda Mahmut Muhtar Paşa’nın eşi ve Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kızı Prenses Nimetullah Hanım tarafından satın alınan, 1957’de Kadıköy Kız Lisesi, 2002’den beri de Kadıköy Lisesi olan yapının tavan süslemelerinin onarımında kimliğini gizleyerek, Fotoğrafhanesi için gerekli aksamı sağlamak için çalıştığı birkaç günü uzun uzun anlatıyor (ss. 210-214). 

İnanılmaz bir şekilde, Moda’nın en bilinen ve sevgiyle anılan, nedendir bilinmez bir süredir restorasyonu durmuş görünen, Mermer Konak ya da Mahmut Muhtar Paşa köşkü olarak bilinen bu yapının fotoğraflarını çektiğim arka girişinin karşısına düşen, bugünün Bülbüllü ve Yeni Fikir sokaklarının kesiştiği köşeyi bir zamanlar kaplayan Şana Pansiyon’un, Egli’nin 1928 yılında, çalışmalarını Ankara ve İstanbul arasında böldüğü bir zamanda, eşiyle birlikte iki kızını yerleştirdiği pansiyon olduğunu öğreniyorum anılarından (s. 29).

Koyunoğlu ve Egli İstanbul’daki mahallemde de biraraya geliveriyorlar böylece.

Ve son olarak, İstanbul’dan getirdiğim anneannemin dört yaşlarındayken, yani 1913 yılı civarlarında çekilmiş bu fotoğrafını masamın üstüne koyuyorum. 

Sol alt köşesinde “Succursale Phébus”, sağ alt köşesinde de “Sirkedji Stamboul” yazıyor.

Febüs Efendi olarak bilinen, 19. yüzyıl sonlarının önemli fotoğrafçılarından Bogos Tarkulyan’ın sahibi olduğu Cadde-i Kebir’deki yani İstiklâl Caddesi’ndeki ünlü Phébus Fotoğrafhanesi’nin Sirkeci’deki diğer yerinde çekilmiş bir fotoğraf bu. 

Anneannemin sol elinde tuttuğu bisiklet tekerleği gibi nesne de, Febüs Efendi’nin Fransa’dan getirdiği oyuncak at, bisiklet ve çeşitli oyuncaklar kullanarak çektiği çocuk fotoğraflarına uygun düşen bir detay. 

Anılarında görebildiğim kadarıyla Koyunoğlu da, Phébus’teki çıraklığını 1906 yılında ve fotoğrafhanenin Cadde-i Kebir’deki asıl yerinde yapıyor (ss. 96-97). 

Birkaç yıllık arayla ve aynı fotoğrafhanenin iki ayrı yerinde olsa da, Koyunoğlu’nun ve anneannemin hayatları bir fotoğrafta yakınlaşıveriyor böylece, birbirlerini sıyırırcasına. 

Mimarlık tarihinin, yazanın yaşadığı mekânlardan ve zamanlardan, kişisel tarihinden, günlük hayatından uzaklarda bir yerlerde tutularak yazılamayacağını işte bunun için savunuyorum bir süredir.

Bugün 9 Ekim 2025 Perşembe 

Saat 16:25

Ankara’da sonbaharın gökyüzü, yağmura rağmen açıklı koyulu maviliğini koruyor

Geçtiğimiz yaz boyunca arka arkaya yaptığım birkaç İstanbul seferinden sonra Ankara’dayım yine.

Bu gidiş-gelişlerim sırasında birini Ankara’da, diğerini de İstanbul’da gördüğüm iki serginin etrafında dolanacağım, uzun bir molanın ardından iki ayrı ama kesişen kayıtta, bugün ve birkaç gün sonra. 

5 Mayıs tarihli son gezgin kaydım, İsviçreli yazar, fotoğrafçı, gazeteci ve gezgin Annemarie Schwarzenbach’ın (1908-1942) 1933 yılında çektiği Ankara (ve yakın coğrafyası) fotoğrafları etrafında kurgulanmış ve Nisan ayında, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde düzenlenmiş “Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” başlıklı sergi hakkındaydı.

İsviçre-Türkiye Dostluk Antlaşması’nın yüzüncü yılını kutlayan ve İsviçre Edebiyat Arşivi ve İsviçre Milli Kütüphanesi ile birlikte İsviçre Büyükelçiliği tarafından desteklenen bu sergi, beş aya yaklaşan bir aradan sonra, elçiliğin Ankara’daki binasında, 20-21 Eylül tarihleri arasında yeniden açıldı. 

Avrupa Miras Günleri kapsamında ve ilk gün sergiye, ikinci gün de binaya odaklanan bir program dahilinde ziyaretçiler, sergiyi küratörü Burçak Yakıcı, binayı ise Ankara tarihçisi ve gezgini Cem Dedekargınoğlu’nun rehberliğinde gezme imkânı buldular.

Ben de, şanslı bir ziyaretçi olarak hem iki gün de oradaydım hem de ilk gün, binanın mimarı Ernst Arnold Egli (1893-1974) üzerine derlenmiş Ernst A. Egli: Türkiye’ye Katkılar kitabının editörlerinden Selda Bancı ile birlikteydim.

“Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” sergisi, Avusturyalı-İsviçreli bir mimar olarak Egli’ye ayrı bir önem atfediyordu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda Baş Mimar olarak göreve başladığı 1927 ile Türkiye’den ayrıldığı 1940 yılları arasındaki döneme odaklanan “İsviçreli-Avusturyalı Ernst Egli: Ankara’da Modern Mimarlığın Öncülerinden” başlığını taşıyan iki panoda Ankara’da inşa edilen yapıları şöyle listelenmişti: “Devlet Konservatuarı (1927-29), Ankara Ticaret Lisesi (1928-30), Eski Sayıştay Binası (1928-30), İsmet Paşa Kız Lisesi (1930-34), Ankara Kız Lisesi (1930-31), Ziraat Fakültesi (1928-33), Siyasal Bilgiler Fakültesi (1935-36), Gazi Lisesi (1936), Atatürk Orman Çiftliği Kompleksi ve Bira Fabrikası (1930-37), Fuat Bulca Evi (1936), Irak Büyükelçiliği (1936-38), İsviçre Büyükelçiliği (1936-38), Türk Hava Kurumu (1934-37), Etimesgut Uçuş Okulu (1930), Şükrü Koçak Evi (1940), Gazi Eğitim Enstitüsü, Jimnastik Okulu (1930),  Gazi Eğitim Enstitüsü, Yapı Usta Okulu (1930), Koç Han (1930), Etimesgut Yatı Mektebi (1929-30).”

Sergiyi ilk görüşümde, bu alt alta sıralanmış yapıların isimlerini ve yıllarını yavaş yavaş okumuş, hangisiyle nasıl bir ilişkim olduğunu düşünmüş, hiç görmediğim bazılarını görmek için heveslenmiş, tur planları yapmıştım. 

İkinci görüşümde ise bambaşka bir hisle listeyi hızla taradım ve İsviçre Büyükelçiliği’ni tespit ettiğimde “işte” dedim, “buradayım”.

Sade, sakin bir binaydı bu, mütevazı ölçekli.

Özellikle girişi, anıtsallığın şaşırtıcı bir insanî yorumuyla, değişken açılarla güneşlenen, gölgelenen iki yandaki havuzcuklardan gelen su sesiyle samimi bir şekilde karşılıyordu ziyaretçileri. 

Ferah bir holden iki yan mekânın bağlandığı ana mekâna ulaşılıyordu. 

Tam karşıdaki terasa açılıyordu bu mekân, terastan da bahçeye iniliyordu.

Bakımlı ama abartısız bir bahçede dolanırken Ankara’ya şimdiye kadar bakmadığım bir taraftan, sanki arka yüzünden bakıyordum. 

Schwarzenbach’ın fotoğraflarıyla sergide Egli’nin Ankara’daki yapılarından sadece Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü, yani Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi yer alıyordu.

İsviçre Büyükelçiliği binası, Schwarzenbach Ankara’dayken henüz inşa edilmemişti. 

Yine de, böyle bir sergiyi Egli’nin tasarladığı bir binada görmek etkileyici bir deneyimdi.

Egli’nin o an içinde bulunduğumuz binayı Ankara’nın topografyasına yerleştiren cümleleriyle karşılaşmak ise özellikle çarpıcıydı: “ . . . Çankaya’nın tepelerinden İncesu deresinin ovasına doğru alçalıp kaybolan sırtlarda . . . Arazi kuzeye doğru eğim gösteriyor ve bu yönde, Ankara’nın sert, çizgiler ve kıvrımlarla dolu manzarasına geniş bir bakış sunuyor. Kavaklıdere deresinin ayırdığı, hemen yanındaki arazi kıvrımı üzerinde, biraz daha alçakta, ancak yine de tam olarak 1.000 metre rakımda, yeni inşa edilmiş İsviçre Elçiliği bulunuyor.” 

Eve dönünce bu heyecanla taradım Egli’nin Genç Türkiye İnşa Edilirken başlıklı anı-kitabını. 

Sadece bir yerde karşıma çıktı İsviçre Büyükelçiliği, Egli’nin Ankara’daki diğer elçilik binası, Irak Büyükelçiliği ile birlikte: “27 Nisan’da [1936] Ankara’da Irak elçilik binasının temel atma töreni vardı. 3 Haziran’da ise, İsviçre Konfederasyonu Bern İnşaat Direktörlüğü, Ankara’daki İsviçre elçilik binası için hazırladığım ön projemi onayladı” (ss.86-87).  

Hemen ardından da şöyle bir cümlesi geliyordu Egli’nin: “Ankara Gazi Çiftliği’ndeki yeni inşaatların yanı sıra, özellikle bu iki iş 1936-1940 yılları arasındaki sürede moralimin düzelmesine neden oldu” (s.87).

Bu bilgiyle bakıyorum şimdi kitaptaki İsviçre Büyükelçiliği binasının inşaatı yeni tamamlanmış çıplak, sessiz hatta ıssız haline.

Kuzeye, kentin merkezine doğru yoğunlaşıp alçalan bulutların ve o sağ köşeden usulca görünen, komşusu eski Çekoslovakya şimdiki Slovakya Büyükelçiliği olduğunu tahmin ettiğim bir binanın arka planını kapladığı bir maket gibi görünüyor gözüme.

Benim çektiğim fotoğraflarda da o maketimsi hâli sanki hâlâ hissediliyor.

Ankara’daki mahallemde, hem neredeyse her gün civarından geçecek kadar yakınımda hem de her elçilik binası için hissettiğim gibi uzağımda olan bir yapıda böyle bir haftasonu geçirmek çok farklı bir deneyimdi benim için.

Bildiğim ama aslında bilmediğim Ankara’ya açılmayı, sokulmayı daha çok denemeliyim. 

Bugün 5 Mayıs 2025 Pazartesi

Saat 14:10

Ankara’da bir açan bir kapayan, bir güneşe bir yağmura bulanan hava sonunda güneşte karar kılmış görünüyor.

19 Mart’tan beri İstanbul’dan tüm Türkiye’ye dalga dalga yayılan bir süreçten geçiyoruz. 

23 Nisan gibi bir günde bu süreç maalesef daha da zorlayıcı bir hâl aldı hepimiz için. “Bir bu eksikti” dedi birçoğumuz. 

İstanbul depremi bu süreci başlatan siyasi düzeneğin “Kanal İstanbul”unu bütün gerçekliğiyle önümüze seriverdi bir yandan da.

Süreçle birlikte bu düzeneğe karşı öfke ve umutla kenetlenmeyi, dayanışmayı ve direnmeyi öğrenmeye başlamıştık, devam edeceğiz daha da güçlenerek.

John Berger’in Kıymetini Bil Her Şeyin: Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar kitabını başucumuzdan eksik etmeyeceğiz belki bir de.

Bugün Ankara’yı yazmak istiyorum ama, İstanbul’u değil.

Geçtiğimiz ay gittiğim bir sergideki İsviçreli fotoğrafçı/yazar/gazeteci Annemarie Schwarzenbach’ın (1908-1942) 1933 yılında çektiği fotoğraflarda gördüğüm Ankara bu.

“Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” başlığıyla ve “Türkiye ve İsviçre’nin 100 Yıllık Dostluğu’”nu kutlamak amacıyla Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, 11-24 Nisan tarihleri arasında düzenlenmişti sergi. 

Küratörü Burçak Yakıcı’nın tanıtım panosunda açıkladığı gibi, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni başkenti olarak Ankara’nın inşaatı sürecinde İsviçre ile gelişen işbirliği serginin çerçevesini oluşturuyordu.

Böyle bir çerçeve içinde Schwarzenbach, bu süreci fotoğrafları ve yazılarıyla kaydetmiş ve dolayısıyla bu işbirliğinde aktif rol üstlenmiş bir aktör olarak sunuluyordu.

Schwarzenbach yazılarında Ankara’yı “uyanmış ve yeniden hayat bulmuş Türkiye’nin sembolü, kalbi”, “Gazi’nin taşta vücut bulmuş iradesi” olarak tanımlarken, fotoğraflarındaki o bitmemiş, süregiden inşaat faaliyetlerini kaydeden etkileyici bakışı söze döküyordu:  “. . . her adımda yeni zemini hissediyorsunuz, her yerde yeni inşa edilmiş ancak çevresi henüz tamamlanmamış yapılar görüyorsunuz.” Ve devam ediyordu: “Kendinizi, bir gecede birkaç yüz metrelik geniş törensel bulvarların ve görkemli cephelerin inşa edildiği bir film setindeymiş gibi hissetmeniz gayet kolay.”

Sergide Schwarzenbach’ın fotoğraflarıyla temsil edilen yapılar arasında (Avusturyalı-İsviçreli olduğundan özel bir önem atfedilen) Ernst Egli’nin Yüksek Ziraat Enstitüsü sayıca ayrı bir konumdaydı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanı olan Egli’yi Türkiye’ye tavsiye eden Clemens Holzmeister’in İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Merkez Bankası ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Schwarzenbach’ın Ankara’da fotoğrafladığı diğer binalar olarak yer alıyordu sergide. Holzmeister’i bir grupla birlikte Güven Anıtı’nın inşaatında gösteren fotoğrafları ise hemen göze çarpıyordu.

Çubuk Barajı’nın sadece fotoğrafları değil, onlara eşlik eden gözlemi de dikkat çekiciydi Schwarzenbach’ın: “Bazen bir su damarı, mütevazı bir derecik çıkar; burada birkaç çalı yeşerir, zayıf ağaçlar eğilir, narin bir çim halısı büyür . . . Daha ileride, kayalık tepeler arasındaki bir havzada, Ankara şehrinin büyük barajı inşa ediliyor. Betonarme bir duvar muazzam bir şekilde yükseliyor, ancak barajı doldurması gereken su henüz bulunamamış, duvar kaybolmuş bir dev gibi bekliyor.”

Schwarzenbach’ın Çubuk Barajı gözleminde dile getirdiği bu bakış, fotoğraflarının da en çarpıcı özelliğiydi. İnşaat faaliyetiyle bu faaliyetin gerçekleştiği o yeryüzü parçası ya da o yerin yüzü arasındaki ilişkiyi yorumluyordu bu fotoğraflar. İnşaatın kazıyarak, kazarak o yerin altına inip yüzünden yapılar yükselten bir faaliyet olduğunu o yeryüzü parçasının ufka doğru açılmasını takip ederken fark ediyorduk.

Fotoğraflarında gördüğümüz bu inşa edilen coğrafyayı “Anadolu’nun kalbinde, en sert toprağında”, “bozkır benzeri yüksek bir arazide”, “sarı tepelerin ortasında yükselen yeni başkent” olarak tasvir ediyordu yazılarında Schwarzenbach. “Selçuklu” olarak tanımladığı, “dik bir kaya kütlesinden yükselen” ve “şehri taçlandıran” Ankara Kalesi’ni de bu coğrafyanın en özgün parçası olarak kaydediyordu, hem yazılarında hem de fotoğraflarında. 

Seçkin bir çevrede yetişmiş, iyi bir eğitim almıştı Schwarzenbach.

Faşizm karşıtı ve kuirdi.

Ve bir gezgindi.

1933 yılının Ekim ayında İstanbul’da başlayan Türkiye yolculuğunda en uzun süreyi Ankara’da geçirmişti, yaklaşık bir ay kalarak. Kasım ayında Kayseri’de, Aralık başında da Konya’da devam etmişti yolculuğuna. Türkiye’nin ardından da Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve İran şeklinde bir güzergâh izlemişti.

1939 yılının Haziran ayında ise Afganistan’a yaptığı yolculuğun parçası olarak tekrar gelmişti Türkiye’ye.

Ufka kadar uzanan çıplak, yaban, yer yer dümdüz, yer yer kayalık ve engebeli bir arazide Ankara’nın inşaat halindeki yapılarını, Kale’deki ve eteklerindeki evleri, tek tük etrafa dağılmış kulübeleri birer arazi sanatı ürünüymüş gibi kaydeden fotoğraflarına bakarken, Schwarzenbach’ı asıl cezbeden şeyin, sürekli bir hareketlilik içinde daha geniş arazilere, başka coğrafyalara doğru açılmak olduğunu hissetmiştim.

“0294 Ankara” plakalı, Cadillac olduğunu tahmin ettiğim üstü açık bir arabayla yapmıştı bu yolculuklarını. Bir kadın arkadaşı eşlik etmişti ona ve muhtemelen de arabasının yanında dururken ve Gâvur Kalesi’nde fotoğraf makinasının ayarını yaparken o arkadaşı çekmişti fotoğraflarını.

Yolculuklarını kaydettiği günlüğündeki notlardan birinde “Güneşli ve sonbaharın sıcaklığıyla dolu güzel bir gündü. Ankara’nın tepeleri arasında ilerledik” diyordu. Başka birinde “beyaz ışığın hücumuna uğramış bozkır göz alabildiğine pırıl pırıl uzanıyor” diye yazmış, “üstünü kaplayan gökyüzü bulutsuz ve engin” diye de eklemişti. Bazılarında da karşılaştırmalar yapmıştı; “Burada gece o kadar çabuk ve gökyüzünü rengârenk şeritler halinde kaplayarak o kadar farklı ve o kadar güçlü bir şekilde çöküyor ki . . .” ya da “Avrupa’da doğa kendini kontrolsüz bir şekilde neredeyse hiç dayatmaz . . . Burada ise doğa her zaman var, insanlardan daima daha güçlü” cümlelerinde olduğu gibi. 

Schwarzenbach’ın bu yolculuk fotoğrafları arasında en sevdiklerim, bir, hatta iki köpekle, hiç görmediğim, neredeyse neslinin tükenmiş olmasından şüphelendiğim bir tür tazıyla karşılaşma ânına dair kısacık film gibi bir seriydi. O köpeklerin o uzaktan görünen tek kulübeli ıssız coğrafyadaki hikâyelerini merak ediyorum hâlâ.

Bugün 21 Şubat 2025 CUMA

Saat 20:48

Ankara’da hava çok ama çok soğuk

Biraz önce “Günaydın, Ben Yatmaya Gidiyorum!” sergisinden çıktım yine, son gecesinden önceki gece.

2025 yılı başlarken Ka’da açılmıştı sergi ve sadece 18:00-24:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyordu.

“Gece boyu ayakta kalanlara, yaratıcı sürecinde geceyi dışarda bırakamayanlara ve işlerinin ruhunda gecenin karanlığını taşıyanlara adan[mıştı]” sergi. Tanıtım metnindeki bu cümle eşliğinde sergiyi ilk defa gezdiğimde birkaç gün önce ölen David Lynch’i düşünmemem imkânsızdı. 

Bu gezişimde ise aynı metnin en sonundaki, Gündüz Vassaf’ın “Geceye Övgüsü”den alınmış “yaşam, gecenin konusudur” cümlesi üzerine düşündüm daha çok. Uyurken rüyalarla, uyumazken içeride, dışarıda, gerçeğimsi hayallerle, hayalimsi gerçeklerle yaşamın geceye, gecenin yaşama nasıl sızdığını, süzüldüğünü izledim sergilenen işlerde.

Bir yandan da, mimarlık tarihini rüyalar, ağaçlar, hayvanlar etrafında dolanarak yazmak üzerine hazırladığım bir konuşmanın gözüyle baktım özellikle birkaçına.

Yine birkaç gün önce geldim karlı ve soğuk İstanbul’dan.

Artık oradaki evimle vedalaşma zamanım yaklaşıyor.

Gezgin Kayıtlar’da zaman zaman tuttuğum notlarımdan (4 Ağustos ve 30 Ekim 2023 tarihli) başka onun için de ayrı bir defterim var bir süredir. Evimin günlüğü. 

Sonbahardan beri gittikçe hızlanan, sürekli yön değiştiren ve inen çıkan bir takım gelişmelerle birlikte evim hakkında hissettiklerimi kaydediyorum. 

Dalları, evimin avluya bakan odalarından birinin penceresinden, diğerinin de balkonundan içeri sokulan defne ağacının o günlükteki yeri ayrı.

Hayatımda farklı farklı izleri olan bazı ağaçlarla ilgili bir süredir hazırladığım bir yazıda da yer alacak.

Evimle vedalaşma zamanı yaklaştıkça çekmecelerdeki, kutulardaki eski fotoğraflara tekrar bakma, unuttuklarımı hatırlama, hatırladıklarımı arama, aralarında farklı gruplar oluşturma, bazılarını çerçevelemek için ayırma süreci de başlıyor.

Bu fotoğraflar işte bu süreçten.

Biri, annemin Çengelköy’de doğduğu ve ailesiyle birlikte özellikle yaz aylarını (ve II. Dünya Savaşı’nı) geçirdiği ahşap ev.

Diğer ikisinde evin bahçesinde koşar gibi yürüyor ve yine o bahçede anneannem ve anneannemin kucağındaki teyzemle birlikte poz veriyor annem.

Daha küçükken Çengelköy Foto Server’de çekilmiş ve arkasına 12.9.1935 tarihi düşülmüş bir fotoğrafta da dedemin kucağında ayakta, bir kitapçığın sayfalarını karıştırırken sanki dikkati dağılmış, kameranın ötesinde bir yerlere bakıyor.

Ben de hayal meyal hatırlıyorum Çengelköy’deki o evde geçirdiğimiz bazı yaz günlerini. Sonra bir kış günü yandığı haberini almıştık Ankara’da. 

Bu fotoğraflara bakarken annemin hep kocaman bir dut ağacından bahsettiğini de hatırlıyorum. O yangından kurtulmuştu.

Annem, tahminimce Hayat dergisinin sayfaları ya da ekleri olan Şeref Akdik resimlerinin reprodüksiyonlarıyla Ankara’daki evimizin duvarlarına taşımıştı Çengelköy’ü.

Ben de, 2014 yazında, Şeref Akdik’in ismini taşıyan sokağın çok yakınında bir sokaktaki evime taşınırken İstanbul’a getirmiştim onları. 

Yakında Ankara’ya dönecekler.

Karlı ve soğuk İstanbul’dan karlı ve çok soğuk Ankara’ya trenle gelirken Oruç Aruoba’nın Çengelköy Defteri’ni bu Çengelköy hislerime eşlik etmesi için yıllar sonra yeniden okudum yol boyunca.

Kitabın, hem de “Şubat”ta, Çengelköy’ü “kış Ankara’sı”na bağlamasına inanamamakta haksız mıyım?

Bugün 29 Aralık 2024 Pazar

Saat 21:40

Ankara’nın kış soğukları zamanı, özellikle gecelerinin

Ankara’dayım yine.

Şu sıralarda sık aralıklarla gidip geliyorum İstanbul’a.

Her gidiş gelişimde de Gezgin Kayıtlar için yaptığım farklı turlarda tuttuğum notlar biribirine (Bilge Karasu yazışıyla) sarıla dolana birikiyor, aralarındaki diziliş sürekli şekil değiştiriyor.

Böylece İstanbul’a gidişlerimden birinde gördüğüm iki sergi arka arkaya bir kurguda sıralanmışken Ankara’ya dönüşlerimden birinde ziyaret ettiğim onların önüne geçiveriyor birden.

Goethe Institut’da Kasım ayı sonunda açılan bir sergiydi bu. 

Geçen yıl, yine Kasım ve Aralık ayları arasında İstanbul’da, Beyoğlu Aynalıgeçit’te “Bilge Karasu Günleri” başlığıyla düzenlenmiş serginin, Bilge Karasu’nun 1953’te (hatta kendi ifadesiyle “1953 sonu”nda) İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasını izlercesine, Ankara’ya taşınmış haliydi.

Karasu gibi bu İstanbullu Ankaralı sergi ise “Bilge Karasu’yu Düşünmek” başlığını taşıyordu. Aynı başlıkla ona eşlik eden bir kitap da, geçen yıl “Bilge Karasu Günleri”nde yapılmış konuşmaları derliyordu.

İstanbul’daki Karasu sergisini görmüştüm. 

Hatta 3 Mayıs 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim ondan.

Ben de bir serginin hazırlıkları içindeydim onu gördüğümde. 

Mart 2024’te Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde, Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte düzenlediğim bu sergi, “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” başlığını taşıyordu.  

Böyle bir zamansal kesişmenin etkisiyle Karasu ve Calvino sergilerini biribirinden ayrı düşünemiyorum bugün bile.

Dahası, Karasu’nun Calvino’nun üç öyküsünün çevirmeni olması bu kesişmeyi hâlâ pek özel kılıyor benim gözümde.

Ankara’daki Bilge Karasu sergisini ise yeniden bir İstanbullu Ankaralı olmayı denediğim/deneyimlediğim bambaşka bir bağlamda gördüm.

Böyle bir bağlamın etkisiyle, Karasu’nun Ankara’sının izlerini taradım tüm o gönderdiği ve aldığı mektuplarda, mektupların zarflarında, fotoğraflarında, tuttuğu notlarda.

Tunus Caddesi’ndeki evinin numarasını biliyordum. Hatta 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim bu evden.  

Acaba komşu çıkar mıyız diye merak ettiğim Çankaya Nilgün Sokak’taki evinin tam yerini ise sergideki yazışmalarından birinde tespit ettim. 

Ankara Kalesi’ndeki Washington Restaurant’ta, 1993-94 yıllarında dostlarıyla birlikte olduğu bir yemekte çekilmiş fotoğrafının karşısında durakladım, yaklaşık aynı zamanlarda arkadaşlarımla orada buluştuğum akşamları hatırlayarak.   

Tabii en uzun süreyi kareli metot defterinin karşılıklı iki sayfasına “ODTÜ – 8/3/93 için” başlığıyla düştüğü notları yavaş yavaş, tekrar tekrar okurken geçirdim. 

Yeşil-mavi renkli tükenmez kalemle yazdığı bu başlıklardan soldakinin yanına kırmızıyla “Yazı”, sağdakinin yanına da yine aynı renkle “Yaşlanma” yazmıştı Karasu. Sonra da açıklamıştı kısaca, “Yazı”yı çarpıcı bir cümleyle, “Yaşlanma”yı ise altı tane cümleciğe bölerek.

Acaba Karasu, benim Cornell’de olduğum o tarihte, bu konulardan biri ya da her ikisi hakkında böyle hazırlandığı bir konuşma yapmış mıydı ODTÜ’de? Ve yine acaba onları konuşmasına da böyle karşılıklı mı yerleştirmişti, yoksa biribirinden ayırmamış, birlikte mi ele almıştı?

Gerçekleştirdiğini tahmin ettiğim bu konuşmaya katılmış ve orada tutttuğum notlarıma şu anda göz gezdiriyor olmayı çok isterdim.

Metis Yayınları tarafından Goethe Institut’de düzenlenen sergide hem onun yazdığı hem de onun hakkında yazılmış Bilge Karasu kitapları da yer alıyordu. 

Bu kitaplar arasında geçen yıl yayımlanan Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları, Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” ve Enis Batur’un “Bilge Karasu’nun Ankara’sı” bölümleriyle özellikle dikkat çekiciydi.

Yine 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim bu kitaba yakında geri dönüp Ankara’yı Karasu’nun gözleriyle, kulaklarıyla ve diliyle okumaya çalışacağım.

Ayrıca Karasu’nun sadece Ankara’yı böyle doğrudan konu edindiği ya da dahil ettiği değil, muhtemelen sadece Ankara’da yaşamış olanların hissedebileceği bir Ankara’yı dokularına sindirdiği yazılarını/kitaplarını da okuyacağım.

Bu okumalarıma Batur’dan başkalarının aktarımıyla Karasu’nun yaşadığı Ankara’ya dair tuttuğum notlar da eşlik edecek.

Bilge Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” yazısı ilk olarak ŞEHİR dergisinin Mart 1987 sayısında basılmıştı. 

Bugün sayfalarını “hey gidi günler” ruh haliyle karıştırdığım ŞEHİR dergisinin bu ilk sayısını edindiğimde, 12 Eylül ortamının boğuculuğundan ziyadesiyle etkilenmiş ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde öğrenciydim. 

Mimarlığı hayal etmeyi, inşa etmeye tercih edeceğim o yıllarda ortaya çıkmıştı. Tasarım stüdyosu yerine kütüphanede geçiriyordum zamanımın çoğunu. 

Bir yandan da, Viyana’da arkeoloji okumak gibi bir hayale ve hiç bilmediğim bir dile sığınarak Goethe Institut’a, o zamanki yaygın adıyla Alman Kültür’e gidiyordum. 

Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan Kültür Dernekleri/Merkezleri o yıllarda sadece dil eğitimleriyle değil, kütüphaneleri ve film gösterimleriyle de Ankara’yı ve genelde hayatı dayanılabilir kılan yerlerdendi benim ve benim kuşağım için.

Ve bugün Goethe Institut’da, serginin olduğu mekâna açılan oditoryumda, sanki o zamanlardan bir Fassbinder filmleri gösterimi öncesinde, yakın dostu Murathan Mungan’ın boynunda kefiyesiyle moderatörlüğünü yaptığı bir panelde, dinleyici olarak önlerde bir yerde otururken gördüğümü hatırlıyorum Bilge Karasu’yu, o fotoğraflarından aşina olduğum gülüşüyle çevresini sarıp sarmalamış öğrencilerine, arkadaşlarına doğru bakarken, konuşurken.

Sergi çıkışında hemen gidip bulduğum Nilgün Sokak’taki evinden, kesiştiği sokaktaki kendi evime doğru yürümeye başlamadan önce kapısını çalıp onu akşam yemeğine bize davet ettiğimi hayal ediyorum.

Hiç tanışmadığım Bilge Bey ile böyle bir komşuluk hissi bana bu yeni Ankara dönemimde tuhaf bir şekilde iyi geliyor.