Bugün 5 Mayıs 2025 Pazartesi

Saat 14:10

Ankara’da bir açan bir kapayan, bir güneşe bir yağmura bulanan hava sonunda güneşte karar kılmış görünüyor.

19 Mart’tan beri İstanbul’dan tüm Türkiye’ye dalga dalga yayılan bir süreçten geçiyoruz. 

23 Nisan gibi bir günde bu süreç maalesef daha da zorlayıcı bir hâl aldı hepimiz için. “Bir bu eksikti” dedi birçoğumuz. 

İstanbul depremi bu süreci başlatan siyasi düzeneğin “Kanal İstanbul”unu bütün gerçekliğiyle önümüze seriverdi bir yandan da.

Süreçle birlikte bu düzeneğe karşı öfke ve umutla kenetlenmeyi, dayanışmayı ve direnmeyi öğrenmeye başlamıştık, devam edeceğiz daha da güçlenerek.

John Berger’in Kıymetini Bil Her Şeyin: Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar kitabını başucumuzdan eksik etmeyeceğiz belki bir de.

Bugün Ankara’yı yazmak istiyorum ama, İstanbul’u değil.

Geçtiğimiz ay gittiğim bir sergideki İsviçreli fotoğrafçı/yazar/gazeteci Annemarie Schwarzenbach’ın (1908-1942) 1933 yılında çektiği fotoğraflarda gördüğüm Ankara bu.

“Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” başlığıyla ve “Türkiye ve İsviçre’nin 100 Yıllık Dostluğu’”nu kutlamak amacıyla Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, 11-24 Nisan tarihleri arasında düzenlenmişti sergi. 

Küratörü Burçak Yakıcı’nın tanıtım panosunda açıkladığı gibi, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni başkenti olarak Ankara’nın inşaatı sürecinde İsviçre ile gelişen işbirliği serginin çerçevesini oluşturuyordu.

Böyle bir çerçeve içinde Schwarzenbach, bu süreci fotoğrafları ve yazılarıyla kaydetmiş ve dolayısıyla bu işbirliğinde aktif rol üstlenmiş bir aktör olarak sunuluyordu.

Schwarzenbach yazılarında Ankara’yı “uyanmış ve yeniden hayat bulmuş Türkiye’nin sembolü, kalbi”, “Gazi’nin taşta vücut bulmuş iradesi” olarak tanımlarken, fotoğraflarındaki o bitmemiş, süregiden inşaat faaliyetlerini kaydeden etkileyici bakışı söze döküyordu:  “. . . her adımda yeni zemini hissediyorsunuz, her yerde yeni inşa edilmiş ancak çevresi henüz tamamlanmamış yapılar görüyorsunuz.” Ve devam ediyordu: “Kendinizi, bir gecede birkaç yüz metrelik geniş törensel bulvarların ve görkemli cephelerin inşa edildiği bir film setindeymiş gibi hissetmeniz gayet kolay.”

Sergide Schwarzenbach’ın fotoğraflarıyla temsil edilen yapılar arasında (Avusturyalı-İsviçreli olduğundan özel bir önem atfedilen) Ernst Egli’nin Yüksek Ziraat Enstitüsü sayıca ayrı bir konumdaydı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanı olan Egli’yi Türkiye’ye tavsiye eden Clemens Holzmeister’in İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Merkez Bankası ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Schwarzenbach’ın Ankara’da fotoğrafladığı diğer binalar olarak yer alıyordu sergide. Holzmeister’i bir grupla birlikte Güven Anıtı’nın inşaatında gösteren fotoğrafları ise hemen göze çarpıyordu.

Çubuk Barajı’nın sadece fotoğrafları değil, onlara eşlik eden gözlemi de dikkat çekiciydi Schwarzenbach’ın: “Bazen bir su damarı, mütevazı bir derecik çıkar; burada birkaç çalı yeşerir, zayıf ağaçlar eğilir, narin bir çim halısı büyür . . . Daha ileride, kayalık tepeler arasındaki bir havzada, Ankara şehrinin büyük barajı inşa ediliyor. Betonarme bir duvar muazzam bir şekilde yükseliyor, ancak barajı doldurması gereken su henüz bulunamamış, duvar kaybolmuş bir dev gibi bekliyor.”

Schwarzenbach’ın Çubuk Barajı gözleminde dile getirdiği bu bakış, fotoğraflarının da en çarpıcı özelliğiydi. İnşaat faaliyetiyle bu faaliyetin gerçekleştiği o yeryüzü parçası ya da o yerin yüzü arasındaki ilişkiyi yorumluyordu bu fotoğraflar. İnşaatın kazıyarak, kazarak o yerin altına inip yüzünden yapılar yükselten bir faaliyet olduğunu o yeryüzü parçasının ufka doğru açılmasını takip ederken fark ediyorduk.

Fotoğraflarında gördüğümüz bu inşa edilen coğrafyayı “Anadolu’nun kalbinde, en sert toprağında”, “bozkır benzeri yüksek bir arazide”, “sarı tepelerin ortasında yükselen yeni başkent” olarak tasvir ediyordu yazılarında Schwarzenbach. “Selçuklu” olarak tanımladığı, “dik bir kaya kütlesinden yükselen” ve “şehri taçlandıran” Ankara Kalesi’ni de bu coğrafyanın en özgün parçası olarak kaydediyordu, hem yazılarında hem de fotoğraflarında. 

Seçkin bir çevrede yetişmiş, iyi bir eğitim almıştı Schwarzenbach.

Faşizm karşıtı ve kuirdi.

Ve bir gezgindi.

1933 yılının Ekim ayında İstanbul’da başlayan Türkiye yolculuğunda en uzun süreyi Ankara’da geçirmişti, yaklaşık bir ay kalarak. Kasım ayında Kayseri’de, Aralık başında da Konya’da devam etmişti yolculuğuna. Türkiye’nin ardından da Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve İran şeklinde bir güzergâh izlemişti.

1939 yılının Haziran ayında ise Afganistan’a yaptığı yolculuğun parçası olarak tekrar gelmişti Türkiye’ye.

Ufka kadar uzanan çıplak, yaban, yer yer dümdüz, yer yer kayalık ve engebeli bir arazide Ankara’nın inşaat halindeki yapılarını, Kale’deki ve eteklerindeki evleri, tek tük etrafa dağılmış kulübeleri birer arazi sanatı ürünüymüş gibi kaydeden fotoğraflarına bakarken, Schwarzenbach’ı asıl cezbeden şeyin, sürekli bir hareketlilik içinde daha geniş arazilere, başka coğrafyalara doğru açılmak olduğunu hissetmiştim.

“0294 Ankara” plakalı, Cadillac olduğunu tahmin ettiğim üstü açık bir arabayla yapmıştı bu yolculuklarını. Bir kadın arkadaşı eşlik etmişti ona ve muhtemelen de arabasının yanında dururken ve Gâvur Kalesi’nde fotoğraf makinasının ayarını yaparken o arkadaşı çekmişti fotoğraflarını.

Yolculuklarını kaydettiği günlüğündeki notlardan birinde “Güneşli ve sonbaharın sıcaklığıyla dolu güzel bir gündü. Ankara’nın tepeleri arasında ilerledik” diyordu. Başka birinde “beyaz ışığın hücumuna uğramış bozkır göz alabildiğine pırıl pırıl uzanıyor” diye yazmış, “üstünü kaplayan gökyüzü bulutsuz ve engin” diye de eklemişti. Bazılarında da karşılaştırmalar yapmıştı; “Burada gece o kadar çabuk ve gökyüzünü rengârenk şeritler halinde kaplayarak o kadar farklı ve o kadar güçlü bir şekilde çöküyor ki . . .” ya da “Avrupa’da doğa kendini kontrolsüz bir şekilde neredeyse hiç dayatmaz . . . Burada ise doğa her zaman var, insanlardan daima daha güçlü” cümlelerinde olduğu gibi. 

Schwarzenbach’ın bu yolculuk fotoğrafları arasında en sevdiklerim, bir, hatta iki köpekle, hiç görmediğim, neredeyse neslinin tükenmiş olmasından şüphelendiğim bir tür tazıyla karşılaşma ânına dair kısacık film gibi bir seriydi. O köpeklerin o uzaktan görünen tek kulübeli ıssız coğrafyadaki hikâyelerini merak ediyorum hâlâ.

Bugün 21 Şubat 2025 CUMA

Saat 20:48

Ankara’da hava çok ama çok soğuk

Biraz önce “Günaydın, Ben Yatmaya Gidiyorum!” sergisinden çıktım yine, son gecesinden önceki gece.

2025 yılı başlarken Ka’da açılmıştı sergi ve sadece 18:00-24:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyordu.

“Gece boyu ayakta kalanlara, yaratıcı sürecinde geceyi dışarda bırakamayanlara ve işlerinin ruhunda gecenin karanlığını taşıyanlara adan[mıştı]” sergi. Tanıtım metnindeki bu cümle eşliğinde sergiyi ilk defa gezdiğimde birkaç gün önce ölen David Lynch’i düşünmemem imkânsızdı. 

Bu gezişimde ise aynı metnin en sonundaki, Gündüz Vassaf’ın “Geceye Övgüsü”den alınmış “yaşam, gecenin konusudur” cümlesi üzerine düşündüm daha çok. Uyurken rüyalarla, uyumazken içeride, dışarıda, gerçeğimsi hayallerle, hayalimsi gerçeklerle yaşamın geceye, gecenin yaşama nasıl sızdığını, süzüldüğünü izledim sergilenen işlerde.

Bir yandan da, mimarlık tarihini rüyalar, ağaçlar, hayvanlar etrafında dolanarak yazmak üzerine hazırladığım bir konuşmanın gözüyle baktım özellikle birkaçına.

Yine birkaç gün önce geldim karlı ve soğuk İstanbul’dan.

Artık oradaki evimle vedalaşma zamanım yaklaşıyor.

Gezgin Kayıtlar’da zaman zaman tuttuğum notlarımdan (4 Ağustos ve 30 Ekim 2023 tarihli) başka onun için de ayrı bir defterim var bir süredir. Evimin günlüğü. 

Sonbahardan beri gittikçe hızlanan, sürekli yön değiştiren ve inen çıkan bir takım gelişmelerle birlikte evim hakkında hissettiklerimi kaydediyorum. 

Dalları, evimin avluya bakan odalarından birinin penceresinden, diğerinin de balkonundan içeri sokulan defne ağacının o günlükteki yeri ayrı.

Hayatımda farklı farklı izleri olan bazı ağaçlarla ilgili bir süredir hazırladığım bir yazıda da yer alacak.

Evimle vedalaşma zamanı yaklaştıkça çekmecelerdeki, kutulardaki eski fotoğraflara tekrar bakma, unuttuklarımı hatırlama, hatırladıklarımı arama, aralarında farklı gruplar oluşturma, bazılarını çerçevelemek için ayırma süreci de başlıyor.

Bu fotoğraflar işte bu süreçten.

Biri, annemin Çengelköy’de doğduğu ve ailesiyle birlikte özellikle yaz aylarını (ve II. Dünya Savaşı’nı) geçirdiği ahşap ev.

Diğer ikisinde evin bahçesinde koşar gibi yürüyor ve yine o bahçede anneannem ve anneannemin kucağındaki teyzemle birlikte poz veriyor annem.

Daha küçükken Çengelköy Foto Server’de çekilmiş ve arkasına 12.9.1935 tarihi düşülmüş bir fotoğrafta da dedemin kucağında ayakta, bir kitapçığın sayfalarını karıştırırken sanki dikkati dağılmış, kameranın ötesinde bir yerlere bakıyor.

Ben de hayal meyal hatırlıyorum Çengelköy’deki o evde geçirdiğimiz bazı yaz günlerini. Sonra bir kış günü yandığı haberini almıştık Ankara’da. 

Bu fotoğraflara bakarken annemin hep kocaman bir dut ağacından bahsettiğini de hatırlıyorum. O yangından kurtulmuştu.

Annem, tahminimce Hayat dergisinin sayfaları ya da ekleri olan Şeref Akdik resimlerinin reprodüksiyonlarıyla Ankara’daki evimizin duvarlarına taşımıştı Çengelköy’ü.

Ben de, 2014 yazında, Şeref Akdik’in ismini taşıyan sokağın çok yakınında bir sokaktaki evime taşınırken İstanbul’a getirmiştim onları. 

Yakında Ankara’ya dönecekler.

Karlı ve soğuk İstanbul’dan karlı ve çok soğuk Ankara’ya trenle gelirken Oruç Aruoba’nın Çengelköy Defteri’ni bu Çengelköy hislerime eşlik etmesi için yıllar sonra yeniden okudum yol boyunca.

Kitabın, hem de “Şubat”ta, Çengelköy’ü “kış Ankara’sı”na bağlamasına inanamamakta haksız mıyım?

Bugün 29 Aralık 2024 Pazar

Saat 21:40

Ankara’nın kış soğukları zamanı, özellikle gecelerinin

Ankara’dayım yine.

Şu sıralarda sık aralıklarla gidip geliyorum İstanbul’a.

Her gidiş gelişimde de Gezgin Kayıtlar için yaptığım farklı turlarda tuttuğum notlar biribirine (Bilge Karasu yazışıyla) sarıla dolana birikiyor, aralarındaki diziliş sürekli şekil değiştiriyor.

Böylece İstanbul’a gidişlerimden birinde gördüğüm iki sergi arka arkaya bir kurguda sıralanmışken Ankara’ya dönüşlerimden birinde ziyaret ettiğim onların önüne geçiveriyor birden.

Goethe Institut’da Kasım ayı sonunda açılan bir sergiydi bu. 

Geçen yıl, yine Kasım ve Aralık ayları arasında İstanbul’da, Beyoğlu Aynalıgeçit’te “Bilge Karasu Günleri” başlığıyla düzenlenmiş serginin, Bilge Karasu’nun 1953’te (hatta kendi ifadesiyle “1953 sonu”nda) İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasını izlercesine, Ankara’ya taşınmış haliydi.

Karasu gibi bu İstanbullu Ankaralı sergi ise “Bilge Karasu’yu Düşünmek” başlığını taşıyordu. Aynı başlıkla ona eşlik eden bir kitap da, geçen yıl “Bilge Karasu Günleri”nde yapılmış konuşmaları derliyordu.

İstanbul’daki Karasu sergisini görmüştüm. 

Hatta 3 Mayıs 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim ondan.

Ben de bir serginin hazırlıkları içindeydim onu gördüğümde. 

Mart 2024’te Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde, Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte düzenlediğim bu sergi, “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” başlığını taşıyordu.  

Böyle bir zamansal kesişmenin etkisiyle Karasu ve Calvino sergilerini biribirinden ayrı düşünemiyorum bugün bile.

Dahası, Karasu’nun Calvino’nun üç öyküsünün çevirmeni olması bu kesişmeyi hâlâ pek özel kılıyor benim gözümde.

Ankara’daki Bilge Karasu sergisini ise yeniden bir İstanbullu Ankaralı olmayı denediğim/deneyimlediğim bambaşka bir bağlamda gördüm.

Böyle bir bağlamın etkisiyle, Karasu’nun Ankara’sının izlerini taradım tüm o gönderdiği ve aldığı mektuplarda, mektupların zarflarında, fotoğraflarında, tuttuğu notlarda.

Tunus Caddesi’ndeki evinin numarasını biliyordum. Hatta 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim bu evden.  

Acaba komşu çıkar mıyız diye merak ettiğim Çankaya Nilgün Sokak’taki evinin tam yerini ise sergideki yazışmalarından birinde tespit ettim. 

Ankara Kalesi’ndeki Washington Restaurant’ta, 1993-94 yıllarında dostlarıyla birlikte olduğu bir yemekte çekilmiş fotoğrafının karşısında durakladım, yaklaşık aynı zamanlarda arkadaşlarımla orada buluştuğum akşamları hatırlayarak.   

Tabii en uzun süreyi kareli metot defterinin karşılıklı iki sayfasına “ODTÜ – 8/3/93 için” başlığıyla düştüğü notları yavaş yavaş, tekrar tekrar okurken geçirdim. 

Yeşil-mavi renkli tükenmez kalemle yazdığı bu başlıklardan soldakinin yanına kırmızıyla “Yazı”, sağdakinin yanına da yine aynı renkle “Yaşlanma” yazmıştı Karasu. Sonra da açıklamıştı kısaca, “Yazı”yı çarpıcı bir cümleyle, “Yaşlanma”yı ise altı tane cümleciğe bölerek.

Acaba Karasu, benim Cornell’de olduğum o tarihte, bu konulardan biri ya da her ikisi hakkında böyle hazırlandığı bir konuşma yapmış mıydı ODTÜ’de? Ve yine acaba onları konuşmasına da böyle karşılıklı mı yerleştirmişti, yoksa biribirinden ayırmamış, birlikte mi ele almıştı?

Gerçekleştirdiğini tahmin ettiğim bu konuşmaya katılmış ve orada tutttuğum notlarıma şu anda göz gezdiriyor olmayı çok isterdim.

Metis Yayınları tarafından Goethe Institut’de düzenlenen sergide hem onun yazdığı hem de onun hakkında yazılmış Bilge Karasu kitapları da yer alıyordu. 

Bu kitaplar arasında geçen yıl yayımlanan Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları, Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” ve Enis Batur’un “Bilge Karasu’nun Ankara’sı” bölümleriyle özellikle dikkat çekiciydi.

Yine 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim bu kitaba yakında geri dönüp Ankara’yı Karasu’nun gözleriyle, kulaklarıyla ve diliyle okumaya çalışacağım.

Ayrıca Karasu’nun sadece Ankara’yı böyle doğrudan konu edindiği ya da dahil ettiği değil, muhtemelen sadece Ankara’da yaşamış olanların hissedebileceği bir Ankara’yı dokularına sindirdiği yazılarını/kitaplarını da okuyacağım.

Bu okumalarıma Batur’dan başkalarının aktarımıyla Karasu’nun yaşadığı Ankara’ya dair tuttuğum notlar da eşlik edecek.

Bilge Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” yazısı ilk olarak ŞEHİR dergisinin Mart 1987 sayısında basılmıştı. 

Bugün sayfalarını “hey gidi günler” ruh haliyle karıştırdığım ŞEHİR dergisinin bu ilk sayısını edindiğimde, 12 Eylül ortamının boğuculuğundan ziyadesiyle etkilenmiş ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde öğrenciydim. 

Mimarlığı hayal etmeyi, inşa etmeye tercih edeceğim o yıllarda ortaya çıkmıştı. Tasarım stüdyosu yerine kütüphanede geçiriyordum zamanımın çoğunu. 

Bir yandan da, Viyana’da arkeoloji okumak gibi bir hayale ve hiç bilmediğim bir dile sığınarak Goethe Institut’a, o zamanki yaygın adıyla Alman Kültür’e gidiyordum. 

Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan Kültür Dernekleri/Merkezleri o yıllarda sadece dil eğitimleriyle değil, kütüphaneleri ve film gösterimleriyle de Ankara’yı ve genelde hayatı dayanılabilir kılan yerlerdendi benim ve benim kuşağım için.

Ve bugün Goethe Institut’da, serginin olduğu mekâna açılan oditoryumda, sanki o zamanlardan bir Fassbinder filmleri gösterimi öncesinde, yakın dostu Murathan Mungan’ın boynunda kefiyesiyle moderatörlüğünü yaptığı bir panelde, dinleyici olarak önlerde bir yerde otururken gördüğümü hatırlıyorum Bilge Karasu’yu, o fotoğraflarından aşina olduğum gülüşüyle çevresini sarıp sarmalamış öğrencilerine, arkadaşlarına doğru bakarken, konuşurken.

Sergi çıkışında hemen gidip bulduğum Nilgün Sokak’taki evinden, kesiştiği sokaktaki kendi evime doğru yürümeye başlamadan önce kapısını çalıp onu akşam yemeğine bize davet ettiğimi hayal ediyorum.

Hiç tanışmadığım Bilge Bey ile böyle bir komşuluk hissi bana bu yeni Ankara dönemimde tuhaf bir şekilde iyi geliyor.

Bugün 17 Kasım 2024 Pazar

Saat 16:30

Ankara’da hava serin ve yağmurluydu fakat bugün biraz açtı 

Ankara’dayım.

Mahallemin parkı Seğmenler’de turluyorum.

Sakinliğine, sessizliğine, tenhalığına şaşırmadan edemiyorum. 

Böyle bir parkı İstanbul’da hayal etmeye, metrekareye düşebilecek insan sayısını, o sayının karşılığı yaygarayı, kargaşayı kestirmeye çalışıyorum bir yandan da.

İstanbul’u alıp Ankara’ya yerleştiren böyle kolajlar yapmayı denemeliyim mutlaka.

Video: Yahya Dai

Kasım ayı başlarken yine bir tren yolculuğu yaparak geldim İstanbul’dan.

Vagona adımımı atmamla gözgöze geliverdiğim ilkokuldan sınıf arkadaşım (evet, müzisyen) Yahya Dai ile karşılıklı koltuklara geçip hiç susmayarak, bol bol gülerek, az biraz hüzünlenerek, hatırlayabildiğimiz sınıf arkadaşlarımızı, mecburen hatırlayıp tekrar unutmak istediğimiz öğretmenimizi anarak çarçabuk geçiveren bir yolculuktu. 

Çocukluğumuzun, gençliğimizin tren yolculuklarını da konuştuk tabii, o zamanların trenlerini, çıkardıkları sesleri, yaptıkları rötarları, sigaralı, içkili vagon restoranlarını, Ankara Garı’nı, Haydarpaşa’yı, Haydarpaşa’ya yaklaşırken durdukları, durmadıkları istasyonların binalarını, tüm o yolculuklardan bir anda çekip çıkardığımız anılarımızı.

Video: Yahya Dai

Bir yandan da, vagon pencerelerinden hızla akıp giden, değişen peyzaja baktık yol boyunca, onu da aramıza, sohbetimize katarak.       

Tren Rayları kitabında Anne Michaels’ın John Berger ile paylaştığı yorumundan esinlenerek (s.21), acaba bizim de Türkiye’deki, “hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon”a ait olduğumuzu ileri sürebilir miyim?

Daha önceki yolculuklarımdan birinde tespit etmiştim Oruç Aruoba’nın şiirlerinin ve Yıldırım Arıcı’nın siyah-beyaz fotoğraflarının müthiş kitabı Doğançay’ın Çınarları’nın tren istasyonunu. 

Fakat istasyon binasının önünden hızla geçip giderken Doğançay’ın Çınarları arasından kurumuş, soyulmuş gövdelilerini seçebilmiştim sadece.

Fotoğraflarını çekmiş, sonra da silmiştim.

Artık başımı çeviriyorum Doğançay’dan her trenle geçişimde.

Ve o çınarların nasıl, neden yok olduklarını sorup, soruşturup öğrenmek de içimden gelmiyor.

Seğmenler’de ağaçların etrafında dolanırken bir yeşil papağan, bir de sincap görüyorum. 

Mimarlık tarihi üzerine yazan biri olarak ağaçlara nasıl bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi ve onlarla birlikte mimarlık tarihine de nasıl başka türlü bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi araştırıyorum bir süredir.

Pergamon sunağının yerinde yetişmiş üç fıstık çamı üzerine “European Architectural History Network” (EAHN) tarafından 2021 yılında düzenlenen konferansta yaptığım sunum, bu konudaki ilk denememdi.

İkincisi, diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”nde, “Taksim Gezi Parkı ve Ayasofya Ağaçlarının Yanında Yazmayı Denemek” başlığıyla yayımladığım üç yazıdan oluşan bir seriydi.    

Yine bir Ankara-İstanbul tren yolculuğu sırasında aldığım ve kabul ettiğim davetle bir kitap için hazırlıklarına başladığım yazıda ise, ODTÜ’nün ağaçlarına ve ormanına sokulmaya, dokunmaya çalışacağım, bakalım.

Bugün 13 Ekim 2024

Saat 17:35

İstanbul’a sonbahar yavaş yavaş geliyor bu yıl, gece yağan yağmurdan sonra hava kapalı ve serin

İstanbul’dayım.

Filmekimi, yeni sergiler, yeni müzeler bahanesiyle biraz özlem gidermeye geldim.  

Ve yine Moda’daki Hüseyin Bey ile Osman Zeki Üngör sokaklarının kesişiminde duruyorum. 

Yani önceki üç kaydımın konusu olan Melek Celâl’in Villa Wohl olarak bilinen köşkünün ve bahçesinin bir zamanlar bir köşesini kapladığı kesişimde. 

Yaz aylarında Villa Wohl’ün izini sürerken, bugün onun ve bahçesinin yerinde Kervan Apartmanı A ve B Blok şeklinde iki apartman yapısı olduğunu keşfetmiştim.

Bu süreçte, Türkiye’nin modern mimarlık tarihindeki önemli bir yapısı da karşıma çıkıvermişti aniden.

Villa Wohl’un Hüseyin Bey Sokak’taki karşı komşusu, Zeki Sayar’ın bir villasıydı. 

Pervititch haritalarından 1938 tarihli Moda Burnu paftasında Hüseyin Bey ve o zamanki ismiyle Şükran, bugünkü ismiyle Osman Zeki Üngör sokaklarının kesişimindeki dört köşeden birini kaplayan “Tennis” yazılı açık alanın bitişiğinde, Hüseyin Bey Sokak 6 numarada görülen villaydı bu.  

Arkitekt dergisinin 1936 yılında yayımlanmış 3. sayısının kapağında etkileyici bir köşe perspektifinden siyah-beyaz fotoğrafı yer alıyordu.

Derginin bu sayısının 65. ve 69. sayfaları arasında da, “Modada bir villâ” başlığıyla, “Mimar Z. Sayâr” tarafından iki kat planı ve üçü iç mekâna ait toplam yedi tane siyah-beyaz fotoğraf eşliğinde tanıtılıyordu.

“Kalabalık olmayan bir aile için” inşa edilmiş, “iki buçuk katlı” ve “yedi odalı” villanın “zemin” katında “bir kabul salonu, bir yemek odası ve servis kısmı” ile “ön cepheye gelmek ve iki salonun önünü tamamile kaplamak üzere bir kış bahçesi” vardı. Birinci katta ise, dört yatak odası ve bir banyo yer alıyordu. Bodrum katına da “sığınak, çamaşırlık, kalorifer ve bir hizmetçi odası, depo” yerleştirilmişti (s. 65).

Yapının “gerek malzeme ve gerek işçilik itibarile, mümkün olan bir ihtimamda yapıl[dığını]” vurgulayan Sayar’ın özellikle “kış bahçesini teşkil eden kısma” dair açıklamaları ilgimi çekiyor. Bu kısım, yani giriş katının ön cephesi “beş büyük parça”dan ve bu parçaların “kolaylıkla açılıp kapanabilmesi için raylar üzerin[de hareket eden] makaralar”dan oluşan, böylece “üst üste toplan[abilen]”, “içeriye soğuk girmemesi için [de] binili ve geçmeli olarak yapılmış” ve bu “geçmelerin içine keçe konulmuş” “demir sürme pencereler” ile kaplanmış (s.69). 1930’lar Türkiyesinde üretilmiş bu pencereleri hayalimde sürerek açıp kapatıyorum, ağırlıklarını, çıkardıkları sesleri hissetmeye çalışıyorum.

Sayar, yazısında bahsetmese de, İTÜ’nün ilk rektörü Prof. Osman Tevfik Baylan’ın ismiyle tanınıyor bu villa. Ben de özellikle o iç mekân fotoğraflarından hatırlıyorum bu yapıyı. Yerini ise yakın bir zamanda, iki önceki kaydımda bahsettiğim Osman Öndeş’in Moda: Kadıköy’ün Güngörmüş Sayfiyesi (2021) kitabından edindiğim bilgiyle tespit etmenin heyecanı içindeyim hâlâ (s.305-307).  

Öndeş’in kitabı sayesinde, villadaki yaşamın tarihine dair Osman Tevfik Taylan’ın kızı, Cumhuriyet’in ilk kuşak kadın mimarlarından ADMMA/Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Leyla Taylan Baydar’ın, öğrencisi Levent Civelekoğlu’nun aktarımıyla, bazı anılarından da haberdar oluyorum. Civelekoğlu’nun blogunda daha detaylı olarak yer verdiği bu anılardan, Baydar’ın Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki diploma projesi gibi, eşi Ferzan Baydar ile birincilik ödülünü kazandığı Eskişehir Garı yarışma projesini de “denizi, sakız ağaçlarını, tarihi yarımadayı gören köşe penceresine yerleştirdiği masasında” çizdiğini öğreniyorum (https://lcivelekoglu.blogspot.com/2020/).

Bugün Taylan ailesinin villasını, bahçesini ve bitişiğindeki “Tennis” alanından bir bölümü kaplayan arazide Rüyam Apartmanı A Blok ve Rüyam Apartmanı B Blok isimli, biri Osman Zeki Üngör Sokağı’ndan, diğeri de Hüseyin Bey Sokağı’ndan olmak üzere iki girişli tek bir apartman yapısı var.

Dün sabah yaptığım son turumda, A Blok’un birinci katındaki balkonlarında kahvaltı yapan aile, apartmanlarına duyduğum yoğun ilgiyi fark etti ve aramızda hafif tedirginlikle başlayan konuşma, kısa sürede hoş bir sohbete dönüştü.

Ve böylece Zeki Sayar’ın Taylan ailesi için tasarladığı villanın yerindeki Rüyam Apartmanı’nın da tahmin ettiğim gibi bir mimarı olduğunu, hem de bu mimarın 1960’lardan itibaren Kadıköy’de inşa edilmiş pek çok apartman yapısıyla bilinen Melih Koray olduğunu öğrendim.

Kayıtlarımın parçası olarak bir süredir üzerinde çalıştığım Moda haritama bir yapı daha işledim böylece.