Bugün 8 Mayıs 2023, Pazartesi

Saat 17:35

Hava açık ve güneşli, ılık

Moda İlkokulu durağındayım. Önceki turumda, Italo Calvino’nun Marcovaldo’sunun mantarları gibi, hemen yanındaki ağacın tarhında mantar bulduğum durakta.

Çevremde hâlâ mahalle, semt okullarına giden çocuklar olduğu için çok şanslı olduğumu biliyorum. 

Ders aralarında bahçede koşturup oynarken çıkardıkları seslerden, 23 Nisan’ı ve mezuniyetlerini şarkılı, türkülü, oyun havalı kutlamalarından, okul çıkışlarında hoplaya zıplaya sokaklara rengârenk dağılmalarından daha güzel ne olabilir? 

Yanlış kentleşme, yanlış eğitim sistemi ve yanlış bir sürü şey çocukları semtlerin günlük hayatından söküp çıkardı, sokaklarda pek rastlanmayan, hafta içinde evlerinde, okullarında ve ikisi arasında dolandıkları servis denilen taşıtlarda, hafta sonları da alışveriş merkezlerinde ya da bir takım faaliyet mekânlarında yaşayan nadide bir insan türüne çevirdi.

Yanımda M. Emin Onat Yapıları Rehberi var.

Onat’ın meslek ve özel yaşamında Moda’nın ayrı bir yeri olduğunu belgeliyor bu rehber. 

Durağa gelmeden iki konutunun yeniden peşine düştüm bu rehber eşliğinde, diğer yapılarını (Moda Deniz Kulübü Tesisleri (1956-57) ile Atıfet (Sporel) (1956-57) ve bürosunun olduğu Marmara (1957-59) apartmanlarını) başka turlarıma saklamaya karar vererek.

İlkinin varlığından bu rehber sayesinde haberdar olmuştum.

Onat’ın annesi Münire Onat için 1951 yılında yaptığı evdi bu.

2009 yılında basılmış rehberin hazırlandığı yıllarda bahçesindeki büyük bir ağacın gölgesinin vurduğu cephesiyle bakımlı, mutlu bir hâli vardı.

Hakkındaki kısa açıklama da şöyleydi: “Tek kat üzerine bir çatı odası olan küçük ve çok sevimli bir konut modelidir. Geniş bir beşik çatının örttüğü beyaz duvarlı cephesinde panjurlu Fransız balkonu ve zeminde dar bir çıkma ile işaret edilen salon, başlıca cephe öğeleridir” (s.56).

Fakat maalesef böyle bir evden haberdar olmamla, olmaz olaydım demem bir olmuştu. 

Çünkü pek çok benzeri gibi, Münire Onat Evi de rehberin basımından bu yana geçen zaman içinde yıkılmış gitmişti.

Yerine de bu “şey” dikilmişti.

Acaba Emin Onat ismi o evi, bahçesiyle birlikte bir arazi olarak, kapladığı alanın ederine göre satanlara, onu/orayı bir arazi olarak alanlara, o araziyi bütün şeyliğiyle kaplayan bu şeyi inşa edenlere/ettirenlere ve şimdi bu şeyde oturanlara ne ifade etmişti/ediyordu?

Sorup soruşturup merakımı gidermeye çalışsam da, öyle bir yapıyı koruyamamış olmamız karşısında duyduğum üzüntü ve suçluluk duygusu geçmeyecek, biliyorum.

Halbuki yine rehberden öğrendiğime göre, kendisine çok yakışmış bir işlev değişikliğiyle bir süre direnmiş hayatta kalabilmek için Münire Onat Evi. 

“Tırtıl Çocuk Evi” isimli bir yuvaya dönüşmüş bir aşamada.

Rehberde “Günümüzde yuva olarak kullanılan ve önemli bir değiştirme yapılmamış görünen yapıda üstü kiremitle örtülü rustik çıkma[nın] çocukların oyun odası” (s.56) olduğu yazıyor.

Neyse ki, Münire Onat Evi’nden sonra da varlığını sürdürmüş, hemen yanındaki iki katlı, yine bahçe içinde müstakil bir eve geçmiş Tırtıl.

Ama artık bu yapı da satılık. 

Başka bir şey yazmak istemiyorum.

Rehberde, Münire Onat Evi ile aynı sayfada 1944 yılına tarihlenen Emin Onat Evi de yer alıyor.

Ancak rehberin basıldığı 2009 yılı itibarıyla annesinin evi iyi durumdayken, kendisininki perişanmış. 

Ev ile ilgili son notta, “1992 ve 1993 yıllarındaki yıkılma girişimleri durdurulmasına karşın halen büyük ölçüde yıkılmış ve harap durumda” olduğu yazıyor (s. 56).

Belli ki, annesinin evinin başına sonradan gelen, önce kendi evinin başına gelecekmiş.

Fakat 2009 yılından sonra mucizevî bir gelişme olmuş ve Emin Onat Evi hayata döndürülmüş. Ev bugün onarılmış (hatta belki de kısmen yeniden yapılmış) ve bakımlı bir durumda. 

Bu süreç hakkında henüz herhangi bir araştırma yapmadım ama İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin, özellikle de Afife Batur’un ve onun kurduğu bir ekibin, kıymetli hocaları Onat’ın evinin tescillenerek yıkımının durdurulması ve onarılması için çabaladığından neredeyse eminim. 

Hatta belki, İTÜ’ye bağlı Emin Onat’ın adını taşıyan bir mimarlık merkezi olması için de uğraşmışlardır. 

Olsaymış kuşkusuz çok iyi olurmuş ama şu andaki işlevi de ona çok yakışıyor.

Evet, Münire Onat Evi’nin bir dönemi gibi, Emin Onat Evi de bir yuva şu anda.

Adı Koşan Kaplumbağa.

Her ne kadar bir süre önce hafif distopik, aniden terkedilmiş gibi tuhaf bir hâlde gördüysem de, bugün canlı, bahçesinde koşup oynayan çocuklar var.

Rahatsız olmamaları için sadece uzaktan birkaç tane fotoğraf çekiyorum. 

Yukarıdakiler daha önceki turumdan.

Fakat çevrelendiği Emin Onat ve Cem Nuri Başgil sokaklarının ikisinden de görülebilecek şekilde birer plaka yerleştirilmesi gerekiyor iki cephesine, bu yapının ve mimarının kimliğini açıklayan.

Ayrıca Emin Onat Sokağının, nedendir bilinmez, bir bahçe duvarında zemine yakın bir seviyede, bir direğin arkasında kalan bir yere yerleştirilmiş tabelasının da doğru dürüst görülebilir bir yere taşınması gerekiyor.

Tramvay geliyor.

Düşünmeye devam ediyorum.

Bu çocuklar Moda’da, Kadıköy’de, İstanbul’da ve Türkiye’nin başka şehirlerinde böyle bahçe içinde tek ya da iki katlı müstakil evlerden dönüştürülmüş yuvalara gitmiş son kuşak olacaklar büyük ihtimalle.

Büyüdüklerinde de, korumanın sadece mimarlık/semt/kent tarihiyle ilgili bir konu olmadığını, iklim krizinin gerektirdiği bir zorunluluk olduğunu maalesef çok iyi anlamış olacaklar. 

Onlara yaşamakta çok zorlanacakları bir dünya bırakmamak için yapmamız gerekenler arasında farklı bir Türkçe geliştirmek de var.

Bu Türkçenin sözlüğünde:

– “arazi” ve “toprak” kelimeleri “inşaat” ve “rant” kelimeleriyle eş anlamlı olmamalı;

– özellikle konut yapı türü için kullanılan “eski yapı” kelime grubu “yıkılması şart yapı” gibi gizli bir anlam taşımamalı, bir sıfat tamlaması olarak kalmalı;

-“evi müteahhide vermek” gibi bir deyiş, anlamı bilinmediğinden, yer almamalı;

– mimarlığın tanımı, “insan olmayan canlı ve insan için olmayan cansız her şeyi yok, her yeri boş saymak ya da yıkarak boşaltmak, böyle boşlukları da tıka basa yapılandırarak doldurmak” yerine “canlı-cansız her şeyi kollayarak ve koruyarak, her yerin dolu olduğunu bilerek, bu doluluğu gerçekten gerektiğinde az ve öz dokunuşlarla dönüştürmek” şeklinde yeniden yazılmalı.

Bugün 20 Nisan 2023, Perşembe

Saat 15:00

Hava serince, bulutların griliği koyulaşıyor, birazdan yağmur hatta sağanak yağacak muhtemelen.

İsmini Gezi ile birlikte andığımız gencecik canlardan Mehmet Ayvalıtaş’ın parkındayım.

Bugün tramvaya binmeyeceğim. 

Aynı turu raylarının izinde yürüyerek yapmaya çalışacağım, havanın izin verdiği kadarıyla.

Bu parktan başlayacağım turuma, bakalım nerede bitireceğim.

Yürüyüşümün esin kaynağı, Italo Calvino’nun Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler kitabının ilk bölümü “Bahar”’ın ilk kısa öyküsü “Mantarlar Kentte.”

Yoksul işçi Marcovaldo’nun bir sabah işe gitmek için tramvay durağında beklerken bir çimen tarhında bitmiş mantarları fark etmesiyle olanları anlatır bu müthiş kısa öykü.

Marcovaldo’nunkiler gibi “kent yaşamına az” değil, çok “yatkın” benim gözlerim. “İlanlar, trafik ışıkları, vitrinler, ışıklı tabelalar, yazılar” (s.7) benimkilere her an takılıyor.

Fakat bugün çevremi Marcovaldo’nun gözleriyle görmeyi deneyeceğim ve turumu yaparken sadece üzerinde yürüdüğüm zemine bakacağım.

Ve bu zeminin çatlaklarında, kıvrımlarında, kırıklarında, yarıklarında, deliklerinde karşıma çıkan otları elimden geldiğince kaydedeceğim.

Kentte kendiliğinden yetişen, hiç umulmadık köşelerden fışkıran, tüm tahribata karşın dirençle yeniden ve yeniden gelişen her türlü bitki, bir süredir sanatsal ve bilimsel ilginin odağında. 

Pek çok önemli örnek arasında, Kerem Ozan Bayraktar’ın “Sokak Otları”nı ve kitabı ve belgeseliyle Matthew Gandy’nin Natura Urbana’sını sayabilirim hemen.

Ben de bugün böyle otlarla ve bitkilerle tanışmaya çalışacağım, yerlerini belirleyip fotoğraflarını çekeceğim. 

Turun tamamını bitiremezsem, kaldığım yerden belki de bana eşlik etmek isteyecek arkadaşlarımla birlikte devam edeceğim.

Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nın karşısındaki Moda İlkokulu’nun durağındayım. 

Ve gözlerime inanamıyorum. 

Durağın hemen yanındaki ağacın tarhında mantarlar var. Bir kısmı hırpalanmış hatta yolunmuş ama oradalar işte. 

Senin gördüklerine benziyorlar mı Marcovaldo?

Moda durağındayım. 

Durağın olduğu Cem Sokak’ın ismini aldığı karikatürist Cemil Cem’in bu sokakta (hatta bir süredir restorasyonu devam eden bir köşkte) yaşadığını açıklayan tabelanın arkasında, Kadıköy Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin köşesinden, Moda’nın başka bir duvar resminin dibinden yemyeşil kabarıyor iri yapraklı otlar.

Rızapaşa durağına, 9 Nisan tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim “Sevmek Zamanı” duvar resmine doğru yürüyorum. 

Yağmur önce atıştırmaya, sonra hızlanmaya başlıyor. 

Neredeyse her apartman duvarının kaldırımla, kaldırımın da sokakla birleştiği çizgiden öbek öbek çiçeklenmiş otlar yayılıyor. 

Bazı zeminleri de tümüyle incecik bir yosun tabakası kaplıyor.  

Yanımdan geçen tramvayı yakalamak için 30 Mart tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim Mühürdar durağına doğru koşuyorum.

Sağanağa rağmen dayanamayıp Gezgin Kayıtlar’da en sık bahsettiğim durak olan Bahariye’de iniyorum.

Ve karşımda saray sarrafı (Atlas Sineması’nın ve İstanbul Sinema Müzesi’nin olduğu konağın sahibi) Agop Köçeyan’ın 1840’larda yaptırdığı hamamın kemer ve duvar kalıntısı duruyor.

Bu kadar yakınımda buluyorum, bu kadar yakından ilgilendiğim bir konu olan bina kalıntılarıyla bitkiler arasındaki ilişkilerden bir örneği.

Ve şemsiye almak için bu bitkilenmiş kalıntının arkasındaki sırada bir dükkâna giriyorum.

Bugün 9 Nisan 2023, Pazar

Saat 15:13

Hava bir açıyor bir kapıyor, rüzgârlı ve serin.

8 Mart’taki “Gezgin Kayıtlar”da yaptığım gibi, yine Bahariye durağından biniyorum tramvaya.  

Karşımdaki Süreyya Operası’nda 42. İKSV İstanbul Film Festivali’nin açılış töreni yapıldı geçtiğimiz günlerde.

Bu sabah ben de birkaç yıl önce açılan Sinematek/Sinema Evi’ne bir festival filmi görmeye gittim. 

Bu yerin ve özellikle Onat Kutlar sinema salonunun böyle isimlendirilmesindeki niyeti de yansıtan iyi bir belgeseldi: “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar.”

Sonra Kadıköy’ün iki sinemasına daha uğradım.

İkisi de 1960’ların önemli birer mimarî belgesi. 

İlki, Kadıköy Sineması. İstanbul’un pasajlarıyla sinemalarının birleştiği yapılardan birinde. Mimarı Melih Koray. 

Diğeri de Rexx Sineması. Rexx’in, isminin yazılışı da dahil olmak üzere, tarihi ayrı bir tur kaydını hak ediyor, şimdilik mimarının Maruf Önal olduğunu söylemekle yetineyim.

Birkaç yıl önce Kadıköy Sineması yeniden canlandı, bu yıl da Festival filmlerinin gösterildiği yerler arasında. 

Hep Festival sinemalarından biri olmuş Rexx ise bu süre içinde çok üzücü bir şekilde kapandı. Akıbetini, yıkılacak-korunacak arasında gidip gelen haberlerden takip etmeye çalışmıştım bir ara. Sonra pes ettim. 

Bugün daha da üzüldüm hâline, bakamadım bile doğru dürüst. 

Güzelim asırlık Londra Çınarı ile kaçamak bir şekilde selamlaştım.

Girişindeki Afife Jale büstü ise uzun süre direnmişti, şimdi sadece kaidesi duruyor. Korumak ve başka bir yerde “sergilemek” için mi alındı yerinden, merak edemeyecek kadar yorgunum.

Rızapaşa durağında iniyorum tramvaydan.

Evden çıkarken bugünü bir sinema ve film günü ilan ettiğimden yanıma bir Metin Erksan kitabı almıştım: Aşktan Ölümden Başka bir Şey Kalmadı: Metin Erksan ile Söyleşiler.

Bugünkü belgeselde Erksan’ın bahsi geçti hâliyle, Sinematekçilerle (aslında kimseyle) ilişkisinin pek parlak olmadığını kitaptan hissetmiştim, doğruymuş. 

Erksan’ın adı bu yıl Festival’de “İntikam Meleği-Kadın Hamlet” (1976) filmiyle de geçecek. Başrolünde oynayan Fatma Girik anısına restore edilmiş hâliyle gösterilecek bu film.

Kitabı elime alıyorum, hem bu hem de başka bir kült filmi, “Sevmek Zamanı” hakkında söylediği azıcık şeyi hızlıca gözden geçiriyorum ve denize doğru yürümeye başlıyorum.

Bir duvar resmine bakacağım şimdi.

O pek sevdiğim hırpalanmış Art Nouveau binanın önünden geçerken başka bir turumda Kadıköy-Moda’nın Art Nouveau binalarını kaydetmeye karar veriyorum.

Sonra bitişiğindeki otoparka yöneliyorum. 

Otoparkın diğer yanındaki binanın yan cephesini boydan boya kaplayan “Sevmek Zamanı” duvar resminin karşısındayım şimdi.

Moda’da ve Yeldeğirmeni’nde, özellikle otopark hâline gelmiş alanları çevreleyen binaların cepheleri duvar resimleriyle kaplanıyor bir süredir. Çoğu bir festival kapsamında üretilmiş duvar resimleri bunlar. Başka bir tur kaydımın konusu da onlar olmalı.

“Sevmek Zamanı” ise MUBI ve Kadıköy Belediyesi işbirliğinin ürünü. Sanatçısı Furkan Nuka Birgün. 2021 yılının Eylül ayından beri orada.

1965 yılında çekilmiş “Sevmek Zamanı.” Onat Kutlar’ın Sinematek’inin, Kadıköy Sinemasının ve Rexx’in çağdaşı.

Dün akşam MUBI tarafından restore edilmiş kopyasını tekrar seyrettim ve yine o tuhaf çekimine kapılıp nasıl hem bu kadar derin derin nefes aldırarak sabır test edici hem de bu kadar büyüleyici olabildiğine inanamadım. 

Meral’in (Sema Özcan) kocaman bir portre-fotoğrafı, onu tanımadan bu fotoğrafına aşık olan Halil (Müşfik Kenter) ve fotoğrafına aşık Halil’e aşık olan Meral arasında gelişen aşk üçgeninin, Meral’e aşık Başar’ın da (Süleyman Tekcan) katılımıyla bir kareye dönüşen trajik hikâyesini anlatıyor.  

Böyle bir aşk çapraşıklaşmasının erken bir aşamasında Halil’in Meral’e hitaben sarf ettiği, biri duvar resminde de alıntılanmış, şu meşhur cümleler, görsel sanatlarda temsil/suret kuramının insan ve insan-olmayan arasındaki karşılaşmalara doğru nasıl açılabileceğini gösterdikleri için bence çok önemli: “Hayır, sana ait bir mesele değil bu. […] Resmin sen değilsin ki, benim dünyama ait bir şey […] Hayır, benimle resminin arasına girme […] Ben resmine aşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.”

Ayrıca filmdeki 1965 yılının İstanbul’undan seçilmiş, Büyükada’da bir köşk, Avrupa yakasından tarihî yarımadaya ve Marmara Denizi’ne bakan bir apartman dairesinin balkonu, Maslak’taki atış poligonu, surlar, camiler ve mezar taşları arasında kıvrılan, yağmurla ıslanan Arnavut kaldırımlı sokaklar ve kışa terk edilmiş sahiller ile bir orman ve göl arasında kurgulanmış mekânsal ilişkiler hâlâ çok etkileyici.

Peki, ya bu duvar resmi? Moda’nın denize ve tarihî yarımadaya doğru açılan sokaklarından birinde, bir zamanlar orada var olduğu, arazisini kaplayan otoparktan anlaşılan bir bina ve o yok olduğu için bitişiğindeki binanın ortaya çıkmış yan cephesini kaplayan bu duvar resmi? Acaba sadece filmin değil, filmin kentle kurduğu mekânsal ilişkinin de mi bir tür temsili?

Peki ya ben? Filmi değil, asıl bu duvar resmini mi seviyorum yoksa? Film aramızdan çekilse onu yine sever miyim?  

Neyse, galiba duvardan uzaklaşmamın artık zamanı geldi.

22 Mart’ın “Gezgin Kayıtlar”ında konu edindiğim Kadıköy-Moda tramvayının hangarına doğru yürümeye başlıyorum.

Bir yandan da geçtiğimiz ay bu hangarın bir tür karşılığı olan Tünel’in İstiklal Caddesi’ndeki istasyon binası Metro Han’da düzenlenen “Kolektif ‘İyileşme’” başlıklı sergiyi düşünüyorum. 

“Sevmek Zamanı,” Büşra Çeğil’in sergideki “Sleeping Panorama” isimli mekâna özgü kurulumunun bir parçasıydı, sesiyle ve görüntüsüyle.

Bugün 30 Mart 2023, Perşembe

Saat 15:25

Rüzgârlı, serin fakat pırıl pırıl açık ve güneşli bir hava var.

Mühürdar durağındayım. 

“İstanbul” ve “ulaşım” sözcüklerini yanyana getirdiğimde, Mühürdar’ın bu uç köşesinin bir “cadde” olmasını da, bu “cadde”den bu ölçekte ve sakinlikte bir toplu taşıtın geçmesini de inanılmaz buluyorum.

Şimdi yaptığım gibi, böyle bir caddedeki böyle bir taşıtın durağında beklemeyi de öyle.

Durağa gelmeden önce Zeki Sayar’ın Batum Apartmanı’na uğradım yine. 

Akıbetinin Ocak ayı sonlarında haber olmasından beri kaç kere önünden geçtiğimi, durduğumu, baktığımı hatta mırıldanarak konuştuğumu hatırlamıyorum.

Uzunca bir süredir hazırlandığım “Gezgin Kayıtlar”a başlamaya da bu haber üzerine karar vermiştim. 4 Şubat’taki “Başlarken”in hemen ardından paylaşacaktım onunla ilgili yazımı.

Sonra savrulduk, 6 Şubat sabahı.

Aradan geçen zaman içinde yazdığım o ilk taslağı sayısız gözden geçirme, değiştirme ve düzeltme ile güncellemeye çalıştım. 

Habere duyduğum ilk tepki ise her şeye rağmen hâlâ aynı. 

Batum Apartmanı’nın depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle hakkında yıkım kararı çıkmasının ardından ilgili Koruma Kurulu’nca tescil edilmesi talebinin reddedilmesini kabul edilemez buluyorum.

Moda’nın her şeye rağmen en güzel ve en sakin sokaklarından Yeni Fikir Sokak’ın Hacı İzzet Sokak ile kesiştiği köşede Batum Apartmanı. 

Arkitekt dergisinde, 1940 yılının son sayısında, zemin ve birinci kat planlarıyla dört fotoğrafı eşliğinde “Bir Kira Evi (Kadıköy)” şeklinde sunuyor onu Zeki Sayar. 

Her katta 230 metrekarelik tek daire olduğunu öğreniyoruz bu yazıdan. Giriş kısmında üç salon (zemin kat)/misafir odası, salon, küçük salon (birinci kat) ile mutfak ve misafir tuvaleti var. “İkamet kısmı” ise üç yatak odası, bir hizmetçi odası, bir banyo ve kilerden oluşuyor. 

Denize ve o zamanlar hemen önündeki Mühürdar gazinosunun bahçesine açılan geniş cephesi de, köşeleri dönen sütunlu ferah balkonlarıyla en tipik özelliği.

6 Şubat’ta çok geniş bir yerleşim bölgesi enkaz hâline gelmişken İstanbul’un “şık” bir semtindeki tek bir yapının, üstelik de depreme karşı bir önlem olarak yıkılması ihtimaline direnip bunu konu edinmem duyarsız hatta şuursuz seçkincilikle damgalanabilir. 

İstanbul’u saran deprem korkusuna rağmen böyle bir görüşte ısrar ettiğim için tehlikeli bir inkârcılıkla da suçlanabilirim. 

Evet, Batum Apartmanı’nı seviyorum ben. 

Birinci katındaki bitkilerle sarmalanmış o balkona ve pencerelere bayılıyorum. 

O dairede yaşayan(lar)ı da, diğerlerindekileri de tanımıyorum. Ama çok nadiren karşımıza çıkan, Moda’nın en “değerli arsa”larından birindeki evini/evlerini yatırım aracı, yenilik fetişizminin simgesi olarak görmeyip sadece sevdiğinden/sevdiklerinden müteahhitlerin verdikleri kim bilir nasıl teklifleri geri çevirerek korumak için çırpınan o en az bir kişiye ya da aileye uzaktan müthiş saygı duyuyorum. 

Kısacası, Batum Apartmanı’nı yıllardır mahallelerimizi, kentlerimizi “kentsel dönüşüm” adı altında telef eden “rantsal yıkım”ın yakıcı bir örneği olarak görüyorum.

Fakat asıl önemlisi, benim bir mimarlık tarihçisi olarak sadece onun için değil, Kadıköy-Moda’daki, İstanbul’daki, başka kentlerdeki başka yapılar için de “ya biz yıkacağız ya da deprem yıkacak” şeklinde özetlenebilecek bir seçeneksizliği, çaresizliği kabul etmem mümkün değil.

Batum Apartmanı’nın hukukî sürecindeki son durumu, yapılan itirazların herhangi bir sonuç verip vermediğini bilmiyorum.

Fakat yeni haberdar olduğum, İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün duyurduğu bir gelişmeye göre “Kadıköy Geleneksel Çarşı ve Moda”da (Caferağa ve Osmanağa mahallelerinde 84 hektarlık) bir bölge “Kentsel ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı” ilan edilmiş.

Böyle bir gelişmenin Batum Apartmanı ve bölgedeki diğer yapılar için nasıl işleyeceğini itiraf etmeliyim ki, pek kestiremiyorum. 

Tek dileğim işe yaraması; yapıların iyileştirilerek, güçlendirilerek depreme dayanıklı hâle getirilmesiyle bölgenin mümkün olduğunca korunmasını sağlayabilmesi; sadece Kadıköy-Moda’da, İstanbul’da değil, tüm Türkiye’deki kentsel/rantsal dönüşümün/ yıkımın önüne geçebilecek bir model olabilmesi.

Tramvaya biniyorum.

Bahariye’den, Zeki Sayar’ın nasılsa bugüne kalabilmiş bir grup apartman yapısının olduğu caddeden geçeceğim birazdan, başka bir yazımda geri dönmek üzere.

Bugün 22 Mart 2023, Çarşamba

Saat 17:05

Hava kapalı, yağmurlu ve serin. Dün başlangıcını kutladığımız bahar, çiçeklenmiş ağaçlarda gizleniyor.

Damga Sokak durağındayım. Fakat tramvaya hemen binmeyeceğim. Tur değil şu anda ilgilendiğim çünkü, bir yapı. Tam karşımda duruyor.

Tabelasındaki ismiyle burası “Metro İstanbul Moda Yerleşkesi.” Kadıköy-Moda tramvayını kentin metro ağına bağlayan bu pek şık ismi okurken aklıma günlük dilde aniden karşımıza çıkan “asansör arızaya geçti” gibi ifadeler geliyor, “asansör bozuldu” yerine kullanılan.

Dil yoluyla onu güncelleştirmeye çabalamak, bu tramvayın asıl önemini kaçırıyor tabii arada. Kent içi ulaşım teknolojisinin geçmişini bugüne bağlayan, yerel yani mahalle ölçeğinde bir taşıt o.

Böyle bir tramvaya ait burası, onun bir nevi evi ama “yerleşke” olmadığı gibi, “tramvayevi” de değil elbette, bir hangar. 

“Hangar” ve “tramvay” ortak bir geçmişi, endüstri çağını paylaşan kelimeler. Tramvay hangarının bulunduğu yer de o çağın bugüne bir tür uzantısı.

Moda-Kadıköy yarımadasının kuzeyinde, Kadıköy rıhtımına yakın bir arazideyiz. 

Durağın ismi Damga Sokak ama etrafımızda sokak gibi pek bir şey yok. 

Açık bir alanda, İSPARK otoparkları ve İSKİ Kadıköy Atıksu Arıtma Tesisleri ile kuşatılmış hâlde, bu otoparklara, tesise ve bir de İDO Kadıköy iskelesine bağlanan yolların ortasındayız. 

Bir sürü irili ufaklı kavşak ve tretuvar var, yürümeye çalışırken sürekli inip çıkmamız, her an her yönden geliveren arabaları kollamamız gerekiyor. 

Burası bir ara/ardıl/atıl/atık/artık alan. 

Hangarda başlayan ve biten tramvay rayları bu alanın yüzeyinde ince ince yarıklar açıyor.

Birbirleriyle kesişen, ayrışan yaylar çiziyorlar, dümdüz çektikleri çizgilere eşlik eden.

Tramvayın tüm hat boyunca en yoğun izini bu alana düşürüyorlar.

Hangarın etrafında dolanıyorum. 

Başka bir zaman içine girmeye çalışacağım. 

Başka bir zaman da ona daha uzaktan, daha geniş bir açıdan bakmayı deneyeceğim, bu ara/ardıl/atıl/atık/artık alana geri dönerek.

Şimdi tramvaya biniyorum. 

Moda’ya doğru yol boyunca başka bir hangarı düşünüyorum, geçenlerde The New Yorker dergisinde okuduğum bir makaledeki hangarı. Rusya’nın ağır saldırısı altında Ukrayna’daki Harkov (Kharkiv) kentinin günlük hayatını sürdürme direncini göstererek seferlerine devam eden tramvayın ve onun mimar-vatmanının hangarda çekilmiş fotoğrafı geliyor gözümün önüne. 

Ve tramvayla daha da özdeşleşmiş “vatman” kelimesini başka bir turuma, hatta birden çok turuma saklamaya karar veriyorum.