Saat 14:06
Hava soğukça ama günlerden sonra açık, güneşli



Tramvaya en sık binip indiğim, önünden en sık geçtiğim duraklardan Bahariye durağındayım.
Gezgin Kayıtlar’da daha önce de dolanmıştım etrafında.
Yine bir kalıntıya bakıyorum karşısından.



Bahariye (General Asım Gündüz) Caddesi ile Nevzemin Sokak’ın kesiştiği köşede.
İki yanında uzanan duvar parçalarıyla birlikte bir yapıya giriş kalıntısı bu.
Duvarların kalınlığından daha derin olduğu anlaşılıyor.
Bir eğri boyunca yükselen duvarların çizdiği yarım daire bir kemerle tanımlanıyor.
İnce demir süslemesi hâlâ duruyor kemerin.
Kapı kanatlarının takıldığı demir halkalardan biri de öyle.



Kaldırımın ortasında, caddeye ve arkasındaki binaya paralel öyle tek başına duruyor.
Önünden arkasından geçenler fark etmiyorlar onu.
Benim fotoğrafını çekmemden meraklanıp duranlar ve hatta plakasını okuyanlar dışında.
Etrafı demirden alçak bir parmaklıkla çevrili.
Ona ait bu daracık alanda birkaç kağıt bardak ve sigara izmaritlerinden başka pek çöp yok şaşırtıcı bir şekilde.
Bir de ne olduğunu, neden orada olduğunu hiç anlamadığım bir “kentsel nesne” var, beyaza boyanmış suntadan, üst kısmı üçgen prizma, alt kısmında dışarı açılan küçük bir kapağı olan.



Bir süredir üzerinde çalıştığım konulardan “bitkilenmiş/ağaçlanmış kalıntı”nın çok yakınımdaki bir örneği.
Önceki turlarımdan birine taşlarının ve tuğlalarının arasında yetişen, baharla birlikte şenlenip fışkıran otlarla katmıştım onu da.
Bugün iki yanında hemen bitişiğindeki iki ağaca bakıyorum, dokunuyorum.
Bir tür akasya mı acaba ikisi de? Biri maalesef kurumuş olabilir.
Bir yandan koruyup, kolluyorlar bu kalıntıyı, bir yandan da yerini işaretliyorlar.



Bir Osmanlı yapısına ait olduğunu anlayabiliyoruz.
Eriyip böyle bir kalıntıya dönüşmesinin yüzyıllar sürmediğini de.
Kemerin demir süslemesinin hemen altında gözümüze çarpan küçük kırmızı oval plakada yazılı 49 numara, kalıntının yakın zamanlara kadar burada olan bir yapıya ait olduğunu gösteriyor bize çünkü.
Girişin solundaki duvar parçasına yerleştirilmiş şeffaf bir plaka duyuruyor hikayesinin başlangıcını.



Harita: https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/128527
I. Abdülmecid döneminde saray sarrafı olan Agop Köçeyan’ın inşa ettirdiği 1840 tarihli bir hamammış bu yapı.
Pervititch’in 1939 yılına tarihlenen Bahariye haritasında görebiliyoruz.
Sadece bir tane kubbeli bölümü varmış haritaya göre. Bu da, tek hamam yani tek sıcaklığı/ana yıkanma mekânı olan bir hamam demek.
1960’lara kadar kullanıldığı biliniyor.
Yani çok yakın bir tarihte geride nedense bu kalıntıya dönüşecek avlusunun girişi bırakılarak yıkıldığı anlaşılıyor.
Bir iş merkezi var şimdi yerinde.


30 Kasım’da İstanbul’un başka bir hamamına, Zeyrek’teki Çinili Hamam’a gittim, bir sergiyi son gününde görmeye.
17. İstanbul Bienali’nde de gitmiştim Çinili Hamam’a.
Broşüründeki açıklamaya göre sergi, “özenli bir arkeolojik kazıya dönüşen” uzun restorasyon sürecinden, “tarihi kalıntıların keşfi ve onarımı sırasında açığa çıkan katmanlar”dan esinleniyor.
Diğer açıklamalar pek ilgimi çekmiyor.
Serginin, Çinili Hamamı çevreleyen, bienal sırasındaki ziyaretimden beri hep görüntüsüyle fakat asıl kokusuyla hatırladığım bugüne ait bir katmanla nasıl bir ilişki kurduğunu merak ediyorum daha çok.
Evet, hamamın girişinin tam karşısından başlayarak upuzun bir sıra boyunca dizilmiş mezbaha benzeri kasap dükkanlarından bahsediyorum.














O sıraya bakmamaya çalışarak, burnumu da atkımla kapatarak hızlı adımlarla Çinili Hamam’a giriyorum.
Bir yandan da Köçeyan Hamamı’nı düşünüyorum.
Biri 19. yüzyılda inşa edilmiş bir hamam, diğeri 16 yüzyılda, Mimar Sinan tarafından.
Birinin avlusunun girişinden, duvarlarından kalıntılar kalmış sadece. Ahşap bir iskele ayakta tutmaya çalışıyor bu kalıntıları.
Diğeri bir ara yıkıntıya dönüşmüş ama sonra 13 yıl süren bir restorasyon geçirerek pek pırıl pırıl, pek şık bir hale gelmiş. Gelecek yıldan itibaren de yeniden hamam olacak.
Bu iki hamam serginin başlığında buluşuyor: “Kalıntıların Şifası.”
İkisi de yıkanarak, temizlenerek, arınarak “şifa” bulmanın mekânsal karşılığı.
Ve ikisinin de yapısal bedenleriyle karşı karşıyayız.
Birinin bedeninden arta kalanlar görünür halde, diğerinin ise bazı katmanları parça parça kaldırılmış, özellikle sergileniyor.






Ayrıca ikincisi, insan ve hayvan bedenlerinin kalıntılarıyla da içiçe, yanyana.
Sergideki Candeğer Furtun’un kurna başlarını tutmuş ayrık bacaklarından ve alkışlayan ellerinden, Mehtap Baydu’nun bedeninden soyup göbek taşına serdiği derisinden ve oraya geçerken iki yana bırakıverdiği beden kabuklarının karşısına yayılmış Francesco Albano’nun içi deşilmiş hayvan bedeninden, sergiye girerken gözümün ucuna takılan çengellerden sarkan hayvan bedenlerinden ve tezgâh üstlerinde sergilenen şeffaf filme sarılmış hayvan bedeni parçalarından bahsediyorum.




Şifa, kalıntı, insan ve hayvan bedeni parçaları arasındaki ilişkileri düşünmeye devam ederek sergiden çıkıyorum.
Haliç’in yeni tramvay hattındaki Cibali durağına doğru yürürken aklıma antik çağlarda hastaların şifa bulmak için ziyaret ettikleri kutsal yerlere sundukları bedenlerinin hasta uzuvlarını temsil eden terakota heykelcikler ve kurban ettikleri hayvanların beden parçaları geliyor.
Buradan da Georges Bataille’a zıplıyor zihnim derhal, onun tapınak, mezbaha ve müze arasında kurduğu ilişkilere.
Cibali durağına yaklaşırken gözlerim bir yandan da Sütlüce Kültür Merkezi’ni arıyor, Vedat Tek’in Sütlüce Mezbahası’ndan dönüştürülen.










































































