Saat 19:25
İstanbul’da sıcak hatta çok sıcak ve nemli bir hava var bir süredir ama neyse ki, bugün olduğu gibi, bazen rüzgâr esiyor







İstanbul’dayım. Haziran ayının sonuna doğru çocukluğumun yaz tatillerinin izinde trenle geldim Ankara’dan.
Gelir gelmez de sergi ve müze turlarıma başladım.
İstanbul’un tramvay tarihinin peşinde ilk önce Rahmi M. Koç Müzesi’ne gitmeyi planlamıştım fakat Karaköy Perşembe Pazarı’ndaki Kurşunlu Han’da açılan bir sergi sıralamamın başına geçiverdi hemen.







Fotoğraflar: İdil Karababa
Sergi, Kurşunlu Han’ın birinci katındaki Arthan Sanat Galerisi’ni kaplarken bu kattaki revak köşelerine doğru da yayılıyordu.
İdil Karababa, Bilge Bal ve Abdullah Mallah yürütücülüğünde, İstanbul Bilgi Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü 2. sınıf tasarım stüdyosunda üretilen işlerden oluşuyordu.
“Entangling with the Han: An Exhibition on a Design Studio Experiment” başlığı altında, “Han’ı dolayan”, “Han’a dolanan ve dolaşan” bir tasarım sürecini temsil ediyordu.
Süreci tanımlayan da, alternatif bir tasarım eğitimi yaklaşımıydı. Eksiksiz, kusursuz, tertemiz, bitmiş tasarımlara ulaşmak gibi bir hedefin karşısına tasarlamak denilen etkinliği deneyimlemeyi ve bu etkinliğin deneyselliğinin farkına varıp “neşeli bir militanlık” (“joyful militancy”) içinde yavaşlayarak, yaklaşarak, seslerle ve kokularla haşır neşir olarak, gözle ve elle dokuları yoklayarak, kire ve toza bulanarak üretmeyi yerleştiriyordu.





Sergiyi gezerken yankısını işittiğim güncel eleştirel kavramlardan “entanglement”, yani bir birlikte-oluş hali olarak “dolanıklık”, benim de ilgimi çekiyor bir süredir.
Özellikle de, yapılar ve kentler ile onların duvarlarında, kenarlarında, köşelerinde, çatılarında, zeminlerinde, kaldırımlarında, yollarında, tren/tramvay raylarının arasında, yıkıntılarında, terk edilmiş alanlarında kendiliğinden yetişen yabani-evcil bitkiler arasındaki ilişkiyi bir dolanıklık olarak yorumluyorum artık.
Gezgin Kayıtlar’da 20 Nisan 2023 ve 10 Aralık 2023 tarihlerinde yaptığım turlarda kaydını tutmuştum bu dolanıklığın ismini koymadan.
Son zamanlardaki en sevdiğim dolanıklık ise, her önünden geçişimde hafifçe dokunup selamlaştığım koyu pembe, koyu pembe damarlı/lekeli beyaz ve beyaz çiçek açan bir akşamsefası. Bitişiğimizdeki ikinci derece tarihi eser olan ahşap yapının girişindeki merdivenlerin kenarında her boy verme girişiminde, orada olmaması gereken bir takım altyapı borularını kuşattığı için hunharca yolundu. Fakat azimle direnmeyi sürdürdü. Artık eski yerinin hemen yanında hızla büyüyor (tahtaya vurarak) ve sokağımızın ismine çok yakışıyor.


Kurşunlu Han’a adımımı atmamla, yaz başından beri okumakta olduğum bitkiler, ağaçlar, ormanlar üzerine farklı türlerde yazılmış bir grup kitapla bağlantılı bir serginin ve mekânın içinde buluvermiştim kendimi.
Bu kitaplardan Kathy Simpson Smith’in The Weeds (2023) başlıklı romanı, Roma’daki Colosseum’un, Colosseum olarak kullanımının sona ermesinden sonraki uzun ve çok ilginç tarihine ait, müthiş zenginlikteki botanik çeşitliliği de dahil, her şeyin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren arkeolojik temizlikten geçirilmesi ve bir öz Colosseum yaratılması girişiminin hemen öncesinde ve günümüzde geçiyor. Roman bu iki zamanı iki kadın karaktere odaklanarak anlatıyor ve onları Colosseum’un bitkilerini 1855 yılında 420 türle kaydeden İngiliz botanikçi Richard Deakin ve kitabı üzerinden birbirlerine bağlıyor.
Olivia Laing’in To the River [(2011) / Nehre Doğru (2023)] kitabı ise, bir süredir büyük ilgiyle okuduğum türün bir örneği olarak günlük, deneme ve yerin tarihini birleştiriyor. Yazarın İngiltere’nin güneydoğusunda, Virginia Woolf’un intihar ettiği Ouse nehri boyunca, bir haziran ayında, bir hafta süresince yaptığı yürüyüşü kaydediyor. Bu yürüyüşün ön ve arka planında Woolf var tahmin edilebileceği gibi fakat başka pek çok ilginç konu da eşlik ediyor ona. II. Dünya Savaşı’nda ağır bombardıman altında kalan Londra’nın yıkıntılarının “willowherb” (“chamaenerion angustifolium”) bitkisiyle kaplanması bu konular arasında yer alıyor ve haliyle hemen işaretliyorum o sayfaları.








Öğrenebildiğim kadarıyla Kurşunlu Han’ın tarihi, 13. yüzyıla ait “Ceneviz Katedrali” ya da San Michele Kilisesi’nin 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından Rüstem Paşa Kervansarayı’na dönüştürülmesinin tarihiyle kesişiyor. İşlevsel olarak ise, erken 20. yüzyılda Han’da bir matbaa olduğu bilgisi ilgimi ziyadesiyle çekiyor.
İstanbul’daki pek çok tarihi yapı gibi Kurşunlu Han da bitkilerle sarıp sarmalanmış. Fakat buradaki bir yıkıntı/kalıntı ve bitki ilişkisi değil. Han’daki yıpranmış ve onarılmış dokular içiçe geçmiş ve bu çıplak taş-tuğla-kiremit dokunun içine farklı türlerden oluşan bir bitki dokusu sızmış, hatta aralarından fışkırmış durumda.
Birkaç köşede ekilmiş, köklenmiş ve artık avlunun üstünü kaplayan, birinci kata perde gibi uzanan, dallarından sarkan olgunlaşmaya başlamış üzüm salkımlarıyla bir asma derhal gözümü alıyor.
Birinci katın bir bölümünün üzerine muhtemelen 19. yüzyılda eklenmiş bitişik kulübemsi yapıların çatılarında da zamanla ağaççıklara dönüşmüş yabani otlar yetişmiş.
Serginin olduğu Arthan’ın üst katında avluya bakan iki pencerenin köşelerini yer edinmiş yabani sarmaşıklar ise galiba en sevdiklerim.








Ve ayrılırken, bir tasarım stüdyosunda mekânsal dolanıklık konusunu inceleyebilmek için ne kadar isabetli bir seçim olduğunu düşünüyorum Kurşunlu Han’ın.
Sadece bu bitkilerle değil, boy boy/renk renk/tür tür kediyle, pireyle, alet edevatla, ahşap, metal ve cam nesneyle, kutuyla, varille, çuvalla, mobilyayla, Vespa motorla, zanaatkârla, sanatkârla ve tabii, ters çevrilmiş bir Korint sütun başlığının ortasına yerleştirilmiş makine parçası gibi bir nesneye bağlı borulardan ve hortumlardan oluşan bir çeşmeyle birlikte var oluyor bu mekân, tüm tarihselliği içinde.











































































