Bugün 28 Temmuz 2024

Saat 19:25

İstanbul’da sıcak hatta çok sıcak ve nemli bir hava var bir süredir ama neyse ki, bugün olduğu gibi, bazen rüzgâr esiyor

İstanbul’dayım. Haziran ayının sonuna doğru çocukluğumun yaz tatillerinin izinde trenle geldim Ankara’dan. 

Gelir gelmez de sergi ve müze turlarıma başladım.

İstanbul’un tramvay tarihinin peşinde ilk önce Rahmi M. Koç Müzesi’ne gitmeyi planlamıştım fakat Karaköy Perşembe Pazarı’ndaki Kurşunlu Han’da açılan bir sergi sıralamamın başına geçiverdi hemen.

Fotoğraflar: İdil Karababa

Sergi, Kurşunlu Han’ın birinci katındaki Arthan Sanat Galerisi’ni kaplarken bu kattaki  revak köşelerine doğru da yayılıyordu. 

İdil Karababa, Bilge Bal ve Abdullah Mallah yürütücülüğünde, İstanbul Bilgi Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü 2. sınıf tasarım stüdyosunda üretilen işlerden oluşuyordu. 

“Entangling with the Han: An Exhibition on a Design Studio Experiment” başlığı altında, “Han’ı dolayan”, “Han’a dolanan ve dolaşan” bir tasarım sürecini temsil ediyordu. 

Süreci tanımlayan da, alternatif bir tasarım eğitimi yaklaşımıydı. Eksiksiz, kusursuz, tertemiz, bitmiş tasarımlara ulaşmak gibi bir hedefin karşısına tasarlamak denilen etkinliği deneyimlemeyi ve bu etkinliğin deneyselliğinin farkına varıp “neşeli bir militanlık” (“joyful militancy”) içinde yavaşlayarak, yaklaşarak, seslerle ve kokularla haşır neşir olarak, gözle ve elle dokuları yoklayarak, kire ve toza bulanarak üretmeyi yerleştiriyordu.

Sergiyi gezerken yankısını işittiğim güncel eleştirel kavramlardan “entanglement”, yani bir birlikte-oluş hali olarak “dolanıklık”, benim de ilgimi çekiyor bir süredir. 

Özellikle de, yapılar ve kentler ile onların duvarlarında, kenarlarında, köşelerinde, çatılarında, zeminlerinde, kaldırımlarında, yollarında, tren/tramvay raylarının arasında, yıkıntılarında, terk edilmiş alanlarında kendiliğinden yetişen yabani-evcil bitkiler arasındaki ilişkiyi bir dolanıklık olarak yorumluyorum artık.   

Gezgin Kayıtlar’da 20 Nisan 2023 ve 10 Aralık 2023 tarihlerinde yaptığım turlarda kaydını tutmuştum bu dolanıklığın ismini koymadan.

Son zamanlardaki en sevdiğim dolanıklık ise, her önünden geçişimde hafifçe dokunup selamlaştığım koyu pembe, koyu pembe damarlı/lekeli beyaz ve beyaz çiçek açan bir akşamsefası. Bitişiğimizdeki ikinci derece tarihi eser olan ahşap yapının girişindeki merdivenlerin kenarında her boy verme girişiminde, orada olmaması gereken bir takım altyapı borularını kuşattığı için hunharca yolundu. Fakat azimle direnmeyi sürdürdü. Artık eski yerinin hemen yanında hızla büyüyor (tahtaya vurarak) ve sokağımızın ismine çok yakışıyor.

Kurşunlu Han’a adımımı atmamla, yaz başından beri okumakta olduğum bitkiler, ağaçlar, ormanlar üzerine farklı türlerde yazılmış bir grup kitapla bağlantılı bir serginin ve mekânın içinde buluvermiştim kendimi.

Bu kitaplardan Kathy Simpson Smith’in The Weeds (2023) başlıklı romanı, Roma’daki Colosseum’un, Colosseum olarak kullanımının sona ermesinden sonraki uzun ve çok ilginç tarihine ait, müthiş zenginlikteki botanik çeşitliliği de dahil, her şeyin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren arkeolojik temizlikten geçirilmesi ve bir öz Colosseum yaratılması girişiminin hemen öncesinde ve günümüzde geçiyor. Roman bu iki zamanı iki kadın karaktere odaklanarak anlatıyor ve onları Colosseum’un bitkilerini 1855 yılında 420 türle kaydeden İngiliz botanikçi Richard Deakin ve kitabı üzerinden birbirlerine bağlıyor.

Olivia Laing’in To the River [(2011) / Nehre Doğru (2023)] kitabı ise, bir süredir büyük ilgiyle okuduğum türün bir örneği olarak günlük, deneme ve yerin tarihini birleştiriyor. Yazarın İngiltere’nin güneydoğusunda, Virginia Woolf’un intihar ettiği Ouse nehri boyunca, bir haziran ayında, bir hafta süresince yaptığı yürüyüşü kaydediyor. Bu yürüyüşün ön ve arka planında Woolf var tahmin edilebileceği gibi fakat başka pek çok ilginç konu da eşlik ediyor ona. II. Dünya Savaşı’nda ağır bombardıman altında kalan Londra’nın yıkıntılarının “willowherb” (“chamaenerion angustifolium”) bitkisiyle kaplanması bu konular arasında yer alıyor ve haliyle hemen işaretliyorum o sayfaları.

Öğrenebildiğim kadarıyla Kurşunlu Han’ın tarihi, 13. yüzyıla ait “Ceneviz Katedrali” ya da San Michele Kilisesi’nin 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından Rüstem Paşa Kervansarayı’na dönüştürülmesinin tarihiyle kesişiyor. İşlevsel olarak ise, erken 20. yüzyılda Han’da bir matbaa olduğu bilgisi ilgimi ziyadesiyle çekiyor.

İstanbul’daki pek çok tarihi yapı gibi Kurşunlu Han da bitkilerle sarıp sarmalanmış. Fakat buradaki bir yıkıntı/kalıntı ve bitki ilişkisi değil. Han’daki yıpranmış ve onarılmış dokular içiçe geçmiş ve bu çıplak taş-tuğla-kiremit dokunun içine farklı türlerden oluşan bir bitki dokusu sızmış, hatta aralarından fışkırmış durumda. 

Birkaç köşede ekilmiş, köklenmiş ve artık avlunun üstünü kaplayan, birinci kata perde gibi uzanan, dallarından sarkan olgunlaşmaya başlamış üzüm salkımlarıyla bir asma derhal gözümü alıyor. 

Birinci katın bir bölümünün üzerine muhtemelen 19. yüzyılda eklenmiş bitişik kulübemsi yapıların çatılarında da zamanla ağaççıklara dönüşmüş yabani otlar yetişmiş.

Serginin olduğu Arthan’ın üst katında avluya bakan iki pencerenin köşelerini yer edinmiş yabani sarmaşıklar ise galiba en sevdiklerim.

Ve ayrılırken, bir tasarım stüdyosunda mekânsal dolanıklık konusunu inceleyebilmek için ne kadar isabetli bir seçim olduğunu düşünüyorum Kurşunlu Han’ın. 

Sadece bu bitkilerle değil, boy boy/renk renk/tür tür kediyle, pireyle, alet edevatla, ahşap, metal ve cam nesneyle, kutuyla, varille, çuvalla, mobilyayla, Vespa motorla, zanaatkârla, sanatkârla ve tabii, ters çevrilmiş bir Korint sütun başlığının ortasına yerleştirilmiş makine parçası gibi bir nesneye bağlı borulardan ve hortumlardan oluşan bir çeşmeyle birlikte var oluyor bu mekân, tüm tarihselliği içinde.

Bugün 3 Mayıs 2024

Saat 14:05

Ankara birkaç gündür yağmurlu, bugün serin de

Geçen yılın Kasım ve Aralık ayları arasında, Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı/Aynalıgeçit’te Sanat Kritik ve Metis Yayınları ortaklığında düzenlenmiş “Bilge Karasu Günleri”nin parçası bir sergi açılmıştı. 

O sıralarda Bilge Bal ve ben de, “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” başlıklı Arredamento Mimarlık – Tasarım Kültürü Dergisi dosyamızı toparlama, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi sergimizi de kurgulama heyecanı içindeydik.

Türkçe çevirisinden okumadığım birkaç Calvino kitabını İstiklâl Caddesi’ndeki YKY’nın kitapçısından aldığım gün, Karasu’nun sergisini de görmeye gitmiştim. Karasu’yu (“Haritada Bir Yolcu”, “Yeni Dünya Ne kadar da Yeniydi!” ve “Trajanus Sütununun Anlattığı Öykü” başlıklı), üç denemesini çevirdiği Calvino ile buluşturacaktım böylece. 

Ne kadar isabet etmişim.

Kitapları ve kitaplarının üretimleri ile ilgili notları kadar, o günlerde Calvino’nun mektupları üzerine Arredamento Mimarlık dosyamız için yazdığım yazıyı bitirmeye çalıştığımdan, Karasu’nun aldığı ve gönderdiği mektupları, mektupların zarflarını, kartpostalları büyük bir merakla incelemiştim. Daha önce karşılaşmadığım defterleri, görmediğim fotoğrafları ve hiç bilmediğim çizimleri de Karasu ilgimin canlanmasında etkili olmuştu. 

Birkaç ay sonra sergi sırası bize, Calvino’ya geldiğinde, yanımda Karasu’nun kitaplarını taşımaya başlamıştım bu defa.

Bu kitaplardan bir önceki kaydımda bahsettiğim Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları, Ankara’yla aramdaki zayıflamış, hırpalanmış bağı onarıp yenilemeye çalıştığım bir döneme denk geldi. Uzun bir zamandan sonra tekrar okumaya başladığım Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nun ise, hem ailemin hem de İstanbul’daki son on yılımın tarihine seslendiğini hissettim.

Böyle bir hissin etkisiyle, Meşrutiyet Caddesi’nin, aileminkinde değil ama kendi Beyoğlu tarihimde nasıl özel bir yeri olduğunu fark ettim. İkisi yanyana olmak üzere, bu cadde boyunca dizilmiş üç binadaki üç kurumda düzenlenmiş üç sergiyi defalarca görmüş, sonunda da üç sergi yazısı yazmıştım. 

Şimdi de benim bir sergim vardı, yine aynı caddeye yerleşmiş başka bir binadaki başka bir kurumda, Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte düzenlediğim.

Kısacası, Karasu’nun yine Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nda sorduğu “Hepimiz belli bir yaşa geldikten sonra ‘tarih’lerimizi yazmağa merak mı salıyoruz ne?” (s. 76) sorusunu doğruluyor bugünkü uzun kaydım.

Sergi yazılarımdan Sibel Acar’la birlikte ürettiğim “Duvarlardaki İzler: Mübin Orhon’un Renkleri, Phoebe Cummings’in Bitkileri” başlıklı ilki, 2022 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında Galerist’te düzenlenmiş “Ben Aynayım, Gümüş ve Berrak” isimli sergi üzerineydi. 

Mübin Orhon’un soyut renk katmanlarından oluşan guaş resimleriyle Phoebe Cummings’in ham kilden üretilmiş bitki-nesnelerini biraraya getiren sergiyi Virginia Woolf’un “Duvardaki İz” (1917) öyküsünden esinlenerek yorumluyordu.

Galerist’in bitişiğindeki Pera Müzesi’nde Ekim 2023’te açılan ve halen devam eden “Tam Yerinden: İstanbul’a Panoramik Bakışın Tarihi” isimli sergi hakkındaki yazımı ise Yağmur Yıldırım’la birlikte yazdım.  

“‘İstanbul’u ‘Gözümsemek’: İstanbul’daki Güncel İstanbul Sergileri Üzerine Notlar” başlıklı bu yazı, geç 15. yüzyılla erken 20. yüzyıl arasındaki sürede İstanbul görünümlerinin tarihsel gelişimini kapsamlı ve değerli bir arşiv malzemesi üzerinden panoramaya odaklanarak sunan sergiyi bir süredir peşpeşe açılan başka İstanbul sergileriyle birlikte ele alıyordu.

Birkaç bina ilerideki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde Ocak 2023 ve Nisan 2024 arasında ziyaret edilebilen “Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918-1923” isimli sergi hakkındaki yazım da “İşgal Altındaki Meşgul İstanbul’un Meçhul Eşkalini Haritalandırmak” başlığını taşıyordu. 

İstanbul’un bu hak ettiğince bilinmeyen çok halklı, çok aktörlü, çok dilli, çok sesli, çok kasvetli ama çok dirençli ve çok hareketli dönemine yakışır çeşitlilikte, zenginlikte ve yoğunlukta arşiv malzemesinden oluşan sergiyi de, evet, Calvino’nun “Haritadaki Yolcu” denemesine bağlayarak (hatta İngilizce çevirisini kullansam da, Bilge Karasu’nun Türkçe çevirisine de göz atarak) değerlendiriyordu (bu sergi, Gezgin Kayıtlar’ın 16 Haziran 2023 tarihli turunun konusuydu).

Sergilerin düzenlendikleri yapıların tümü, Meşrutiyet Caddesi’nin 19. yüzyıl boyunca geçirdiği değişimle birlikte ortaya çıkmıştı. 

Galerist’in bulunduğu yapı bir pasajdı. Passage Petit-Champs şeklindeki kısaltılmış Fransızca ismi, girişinin üstüne işlenmişti. Bu haliyle, Meşrutiyet Caddesi’nin de ismiyle kesişiyordu: Grand rue de Petit-Champs. Yapının kısaltılmamış ismi, Passage Petit-Champs des Morts ise, bölgenin geçirdiği dönüşümle yavaş yavaş kaybolana kadar Kasımpaşa’ya doğru inen müslüman mezarlığına bir atıftı. Daha sonraları inşaat/bina sahiplerinin isimleriyle Pinto-Fresko ya da sadece Fresko Pasajı olarak anılmaya başlamıştı. Bir zamanlar Meşrutiyet Caddesi’yle Deva Çıkmazı’nı bağlayan pasajın giriş katında yine bir zamanlar, izini yapının duvarlarına bırakmış bir kahvehane-birahane de dahil, dükkanlar, üst katlarında da apartman daireleri bulunuyordu. 

Kesin inşaat tarihi ve mimarı bilinmeyen pasajın bitişiğindeki bugün Pera Müzesi’nin olduğu yapı ise, 1893 yılında hizmete açılan ve mimarı Achille Manoussos olan Bristol Oteli’ydi.

Mimarı Guglielmo Semprini’nin isminin cepheye işlendiği 19. yüzyıl sonlarında inşa edilmiş Rossolimo Apartmanı olarak bilinen yapıda da, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bulunuyordu.

Bahsettiğim üç yazım da, o üç sergiyi, bu üç yapının ve Meşrutiyet Caddesi boyunca şekillenmiş yakın çevrelerinin tarihleriyle ilişkilendirerek inceliyordu. 

Mübin Orhon’un resimleri sergilendikleri galerinin zaman içinde aşınmış, kazınmış, soyulmuş, solmuş duvarlarına ve farklı renklerdeki işlemeyle, boyayla, yamayla, lekeyle kaplanmış tabakalarına sızıyor, o canlı dokuya karışıyordu. Phoebe Cummings’in bitki-nesneleri de bir zamanlar orada olan Tepebaşı mezarlığındaki ve bahçesindeki bitkilerin belleğini galeri mekânına taşıyor, o duvarlarda yetişiyor sonra da kuruyordu, belki de yenilerine yer açmak için.      

Çok geniş bir zaman aralığından seçilmiş İstanbul görünümleri ve özellikle İstanbul panoramaları ise İstanbul’a bakmanın geçmişini bugüne bağlarken serginin olduğu yerin kendisinin de bu bağlama yerleştirilebileceğini gösteriyordu.

Benzer şekilde, işgal altındaki İstanbul’un sosyal/kültürel/siyasi/askeri haritasını çizen sergi de, içinde olduğu yapının yerini bu haritada araştırmaya davet ediyordu ziyaretçileri.

Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nu okuyup da kendi Beyoğlu tarihimin peşine düştüğüm sıralarda, Calvino sergisini düzenlediğimiz Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin de tarihine merak salmıştım. Ve bir gün binanın girişinde, asansörün karşısındaki duvara çerçevelenerek asılmış birkaç görsel belgenin farkına varıverdim.

Birinde, siyah-beyaz bir portre fotoğrafı göze çarpıyordu, “Filosof yazar Dr. M. O. Albukrek 1928-1978 seneleri arasında bu binada yaşamıştır” notuyla birlikte. Fotoğrafın altında da iki eskiz vardı. Soldaki, yapıyı Meşrutiyet Caddesi ile Yemenici Abdüllatif Sokağı köşesinden, sağdaki ise, merdivenli Şimal Sokak’ın tam karşısından gösteriyordu. Her ikisinin de altında “çocukluğunu ve ilk gençliğini burada geçiren Musa Albukrek’in çizgileriyle baba evi” açıklaması eklenmişti.

Diğer çerçevelenmiş belge, 20. yüzyıl başlarında çekildiğini tahmin ettiğim siyah-beyaz bir fotoğraftı. Yine Şimal Sokak’ın merdivenlerinin üstünden yükseliyordu Kıraathane’nin yapısı.   

Daha önceden bildiğim bir kitap, İstanbul Apartmanları ise, binanın girişindeki kafede gözüme çarpmıştı Kıraathane’ye ilk gelip gitmeye başladığım zamanlarda. Başka bir gün de, kitaptaki “Albukrekler ve Albukrek Evi” başlığı altındaki bölümü okudum bir çırpıda ve yapının tarihi ve mimarı hakkında değil ama sahipleri hakkında gayet ilginç bilgiler öğrendim. 

Fakat bir “Edebiyat Evi”ne dönüşen Albukrek Evi’ne duyduğum merak devam ediyor hâlâ.

Kıraathane’nin birinci katındaki üç odaya yerleşen Calvino sergimizi, işlerin hem birbirlerine göz kırpıp laf attığı hem de bu odaların mekânsal özelliklerini vurgulayıp kendilerinin parçası kıldığı bir kurgu içinde tasarlamıştık. Bazıları zaten mekâna özgü işlerdi. Böyle olmayan diğerleri ise zaman içinde öngörmediğimiz bir şekilde mekânla birleştiler, bulundukları odalardan diğer odalara ve hatta yapının dışına, Yemenici Abdüllatif Sokağı’na ve Meşrutiyet Caddesi’ne doğru açıldılar, aktılar. 

Onların da izleri Kıraathane’ye ve çevresine sindi böylece.

Kaynak: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü – FKA009419 (sol) FKA009410 (sağ)

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde düzenlenmiş “Meşgul Şehir” sergisinde karşıma çıkan bu belgenin ve Meşrutiyet Caddesi’nin yine İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivindeki biri kartpostal, bu iki siyah-beyaz fotoğrafının izinde tramvayın İstanbul’daki tarihinin peşine düşme zamanı artık. 

Hem atlı hem de elekrikli tramvayı, hem Meşrutiyet Caddesi’nden geçeni hem de Kadıköy ve Moda arasında tur yapanı görmeye, göremesem de öğrenmeye İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi’ne gideceğim en kısa zamanda, bir sonraki kaydımı tutmaya.

Bugün 17 Nisan 2024

Saat 16:35

Ankara’da hava güneşli, ağaçların bahar yeşilliğine kuşların bahar sesleri eşlik ediyor.

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde 23 Şubat-29 Mart 2024 tarihleri arasında düzenlediğimiz “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” sergimizin ardından Ankara’ya döndüğümden beri ilk defa bugün durup, dönüp Calvino’yla dopdolu geçen bir yıla bakıyorum.

Hem biraz mekânsal, hem kısa da olsa zamansal fakat asıl zihinsel mesafeye ihtiyacım varmış belli ki. 

Evet, bir yıl önce tam bu günlerde başlamıştık Bilge Bal’la birlikte Calvino’yu doğumunun 100. yılında yazı, imge ve nesne üreterek yeniden okuma maceramıza. Böylece Arredamento Mimarlık – Tasarım Kültürü Dergisi‘nde “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” dosyamızı hazırladık önce, hemen ardından da sergimizi, tabii tüm katılımcılarımız ve eş küratörümüz Orhan Cem Doğan sayesinde.

Her şeyiyle müthiş zenginleştirici, dönüştürücü bambaşka bir süreçti benim için. Yepyeni tanışmalar, rastlantısal karşılaşmalar, kıymetli buluşmalarla geçen bu sürece Calvino dışındaki bazı yazarlar da dahil oldu.  

Bilge Karasu, bu yazarlardan biriydi. Sergi devam ederken yayımlanan Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları kitabıyla birlikte yeniden keşfetmeye başladım Karasu’yu.

Arredamento Mimarlık’taki dosyamıza Calvino’nun mektupları üzerinden kurguladığım deneysel bir yazıyla katkıda bulunduğum için kitabın çekirdeğinin mektuplardan oluşması hemen ilgimi çekmişti. Ayrıca mektupların alıcısı, kitaplarına kütüphanemde birden çok raf ayırdığım Enis Batur’du. Dahası, Karasu’nun da, Batur’un da birer Calvinosever olduğunu biliyordum.

Çok merak ediyordum bir de, Karasu’nun çevirdiği ve Batur’un Yapı Kredi Yayınları’nı yönettiği dönemde yayımlandığını bildiğim Calvino’nun Üç Denemesi kitabının bahsi hiç geçiyor muydu acaba bu mektuplardan en az birinde?

Ve 25 Eylül 1987 tarihli kısacık mektubunda karşıma çıktı aradığım bilgi. “Biraz geciktim, başım gereğinden fazla kalabalık” diyerek başlıyordu mektubuna Karasu ve hemen ardından şöyle yazıyordu: “Calvino’nun ilk yazısını yolluyorum. İkincisini (Haritada Bir Yolcu) 29’unda postalayabileceğim, üçüncüsünü de (Trajanus Sütununun Anlattığı Öykü) 5 Ekim’de yollayabilirim sanıyorum” (s. 85).

Bu kitap şimdi masamda duruyor.

Calvino’nun, İtalyancasından okumaya çalıştığım birkaç masalı dışında, hep İngilizce çevirilerinden okuduklarım arasında bu ilk (ve geçen yıla kadar tek) Türkçeye çevrilmiş kitabıydı kütüphanemdeki. Karasu çevirdiği için almıştım onu.

Elime alıyorum kitabı ve Batur’a o mektupla birlikte Calvino’nun “Yeni Dünya Ne Kadar da Yeniydi!” çevirisini gönderdiğini anlıyorum.

Bilge Karasu’nun Enis Batur’a Mektuplar kitabının alt başlığı Ankara Yazıları’ydı. Çekirdeğindeki mektupları, Mesut Varlık’ın Karasu üzerine Batur’la yaptığı bir söyleşi ve Batur’un “Bilge Karasu’nun Ankara’sı” ile Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” başlıklı yazıları sarmalıyordu.    

Kitabı çıkar çıkmaz ve birkaç gün içinde sergideyken okumamın bir nedeni de buydu. Geçen yılın bitiminde, Calvino dosyamızı toparlamanın son, sergi hazırlıklarımızın da erken aşamasında, İstanbullu bir Ankaralı olmuştum yeniden.

On yıl sonra, çok yakından bildiğim ama yaşamadığım bir mahalleye ve eve taşınmıştım. Babam, annem, abim Ümit yoktu, hayatımın büyük bölümünü öğrenci ve eğitimci olarak geçirdiğim ODTÜ artık sadece ziyaret edebileceğim bir yerdi.

Bu bir yandan tanıdık, bir yandan da yabancı Ankara’yı Karasu’nun izinde gezdim dün.

Önce Tunus Caddesi’ne yürüdüm. Caddenin Bülten Sokak’la kesiştiği köşede, 67 numaralı apartmandaydı Karasu’nun evi 1990’ların başına kadar. 

Yaklaşık yirmi yıl sonra karşısındaki Alman Okulu’nun yanında Laterna isimli bir “ouzeri” açmış, komşu olmuştuk onunla.

Kitapta da haliyle bahsi geçen ve Ankara’nın bir dönem entelektüel merkezlerinden biri olarak bilinen bu evden apartmanın yıkılmasıyla Nilgün Sokak’a taşınmıştı Karasu ve 1995 yılında vefat edene kadar bu sokakta yaşamıştı.

Ben de artık bitişiğindeki sokakta oturuyorum.  Yaklaşık 30 yıl sonra yine komşu oldum Karasu’yla.

Bugün 3 Mart 2024

Saat 14:50

İstanbul’da hava kapalı ve serince

İki haftadır İstanbul’dayım. Özlemişim mahallemi. 

Yürüdüm, tramvaya binmedim bugün, karşıma çıktıkça fotoğraflarını çektim.

Bahariye’de, Süreyya Operası’nın önünde 8 Mart’ı kutlamaya hazırlanan topluluğa katıldım bir ara, bayrak salladım, sloganlarına eşlik ettim.

Italo Calvino’nun Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler kitabına neredeyse bir yıl önce, 20 Nisan 2023 günü yaptığım bir turda da değinmiştim. 

Görünmez Kentler’in büyüsünden kendimizi bir türlü kurtaramadığımızdan haksızlık ettiğimizi düşünüyorum ona.

Halbuki o da kente, kentte yaşama hissine, deneyimine dair çok önemli bir kitap. 1963 yılında basılmasına, Calvino’nun içindeki öykülerin bir kısmını 1950’lerde yazmasına rağmen, tuhaf bir güncelliği var. 

Öykülerin baş karakteri yoksul işçi Marcovaldo’nun kentle boğuşarak geçen günlük hayatının parçası muhtelif insandan başka karakter arasında tramvayın yeri ayrı.

Her sabah onunla işine gidiyor Marcovaldo, her akşam onunla evine dönüyor yorgun argın.

Bir sabah tramvay durağında beklerken bir çimen tarhında yetişmiş mantarları fark etmesiyle başlıyor bir öykü.

Bir gece uyumak için gittiği parkın yakınlarındaki bir sokakta tramvay rayının makası değiştirilirken çıkan her türlü sesi yansıtıyor başka biri.

Bir öğleden sonrasında geçen bir öyküde ise, çocuklarıyla biniyor tramvaya Marcovaldo. Tıklım tıklım dolu bir tramvay bu, son durağı, çocuklarının temiz havada koşup oynamaları için götürmeye karar verdiği kentin tepesinde.

Bir başkası da, kenti kaplayan rengârenk sabun köpüklerinin ilk olarak tramvaydakiler tarafından görüldüğünü not ediyor. 

“Yanlış Durak” isimli öyküde ise 30 numaralı bir tramvay var. Soğuk bir gecede, “rahatsız bir evin sıkıntısını çekenler” için “sığınak” (s.59) olan sinemadan çıkıyor Marcovaldo ve kent “kalın, tıkız” (s.59) bir sisle kaplanmış hâldeyken biniyor bu tramvaya. Yolda pencereden “boş geceyi” (s.60) seyrederken dalıp gidiyor, durakları karıştırıyor ve yanlış durakta iniyor. Ondan sonra nerede olduğunu anlamaya, yolunu bulmaya çalışırken başına gelenler, Calvino’nun sinema tutkusuna yakışır şekilde, kısa film olabilecek görsellikte gelişiyor

Bu öykü, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde 23 Şubat’ta açılan, küratörlüğünü Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte yaptığım “Italo Calvino 100 + 1 Yaşında!” sergisine katılan Ci Demi’nin yedi tane renkli İstanbul fotoğrafı için seçtiği Calvino alıntısının da yer aldığı öykü aynı zamanda.

Şöyle bir alıntı bu: “Marcovaldo park etme yasağı direğinden uzanarak oraya çıkmayı başardı. Çıkıntının üstünde doğrulunca, beyaza çalan kocaman bir tabela görür gibi oldu, bir iki adım atıp tabelaya yaklaştı; sokak lambasının ışığı burada, beyaz taban üzerindeki siyah harfleri yarı aydınlatıyordu, ama “Yetkisiz kişilerin girmesi kesinlikle yasaktır” yazısı kendisine ışık tutmaya yaramıyordu” (s.62).

Fotoğraflar ve alıntı arasında kurulabilecek bağlara gelince; en iyisi, bu konuda ben bir şey söylemeyeyim, siz sergiyi görün ve/ya kataloğunu inceleyin (https://drive.google.com/file/d/1Uy8UfgYwRbeh6_dre03ulXGliP6vxUcF/view?usp=drive_web).

Bugün 30 Ocak 2024

Saat 18:05

Ankara, kışının havasıyla da beni şaşırtmadan karşılıyor, ne kadar soğuk olduğunu hatırlıyorum, ondan uzaklaşsam da hiç kopmadığımı hissederek …

2023 yılının bitmesine birkaç gün kala, kentsel dönüşüm/dönüşmeyeşüm arasında salınan İstanbul’daki evimden kütüphanemdeki kitapların büyük bölümüyle birlikte Ankara’daki yeni ama çok yakından bildiğim evime taşındım.

Karşımdaki apartmanın giriş katında İstanbul’daki evimin olduğu semtin ismini taşıyan bir kuaför var.

Artık çoğunlukla yine Ankara’da yaşayacağım, İstanbul’a sık sık gidip gelerek. Tabii bu sıklığı oradaki evimin akıbeti belirleyecek.  

Böylece çocukluk/ilk gençlik odasına yeniden kavuşan eşim gibi, ben de çocukluğumun/ilk gençliğimin iki şehirli olma/iki şehirden de olamama halini yeniden yaşamaya başlayacağım.

Aslında başladım bile. Taşındıktan iki hafta sonra İstanbul’a trenle gidip gelirken çocukluğumun kış tatillerindeki tren yolculuklarını da parça parça yeniden yaptım sanki, unuttuğum pek çok anıyı peşpeşe hatırlayarak.

Benim için bir evden başka bir eve taşınmak, kitaplarımın kutulanması ve kutularından çıkarılması demek. Bu süreçte yapmam gereken diğer bütün faaliyetler ne kadar önemli, zahmetli ya da keyifli olursa olsun, kitaplarımı eski evimden yeni evime taşımakla ve yerleştirmekle herhangi bir benzerlik taşımıyor.    

Bu konuda kendimi Enis Batur, Walter Benjamin, Anne Fadiman, Bilge Karasu ve Alberto Manguel ile karşılaştırmak gibi bir densizlik yapmayacağım tabii. Fakat kitapları kutulamanın, kutularından çıkarmanın, yeni yerlerine dizmenin nasıl bir şey olduğuna dair yazdıklarını anmamam da imkânsız. 

Eşimin tıkır tıkır işleyen kutulama sistemini büyük bir sabırsızlık içinde hiçe sayarak çıkardım kitaplarımı kutularından bu defa. Muhtemelen yeni evimde kendimi bir an önce evimde hissedebilmek için. Böylece hepsini neredeyse tümüyle yeni bir düzen içinde yerleştirmem gerekti. Ama farklı ilişkiler kurgulayarak farklı yerlere dizdikçe de bir çoğunu yeniden keşfettim, unuttuğumu fark ettiklerimi de bir köşeye dizdim hatırlamak için.

Artık yeni evimde yeni bir kütüphanem var.

Ankara’ya taşındıktan sonra gittiğim ilk serginin iç mekâna, hatta “ev”e dair olması bir tesadüf mü peki?

Onur Kılıç’ın, pek özlediğim Galeri Nev’deki “Yeniden Dönen Rüzgar” sergisinden bahsediyorum; tablolarındaki tüller, perdeler arasında bir görünüp bir kaybolan, uçuşan, akışan, “ev”e atfettiğimiz tüm sabitliği, değişmezliği yerle bir eden iç mekânlarından.

Ya o koltuklar, kanepeler? Eski evlerimdekilerle karşılaştırılamaz rahatlıklarıyla yeni evimdeki aile yadigârı koltuklara, kanepelere birer atıf değil mi hepsi?

Ankaram, ah Ankaram …