Bugün 17 Kasım 2024 Pazar

Saat 16:30

Ankara’da hava serin ve yağmurluydu fakat bugün biraz açtı 

Ankara’dayım.

Mahallemin parkı Seğmenler’de turluyorum.

Sakinliğine, sessizliğine, tenhalığına şaşırmadan edemiyorum. 

Böyle bir parkı İstanbul’da hayal etmeye, metrekareye düşebilecek insan sayısını, o sayının karşılığı yaygarayı, kargaşayı kestirmeye çalışıyorum bir yandan da.

İstanbul’u alıp Ankara’ya yerleştiren böyle kolajlar yapmayı denemeliyim mutlaka.

Video: Yahya Dai

Kasım ayı başlarken yine bir tren yolculuğu yaparak geldim İstanbul’dan.

Vagona adımımı atmamla gözgöze geliverdiğim ilkokuldan sınıf arkadaşım (evet, müzisyen) Yahya Dai ile karşılıklı koltuklara geçip hiç susmayarak, bol bol gülerek, az biraz hüzünlenerek, hatırlayabildiğimiz sınıf arkadaşlarımızı, mecburen hatırlayıp tekrar unutmak istediğimiz öğretmenimizi anarak çarçabuk geçiveren bir yolculuktu. 

Çocukluğumuzun, gençliğimizin tren yolculuklarını da konuştuk tabii, o zamanların trenlerini, çıkardıkları sesleri, yaptıkları rötarları, sigaralı, içkili vagon restoranlarını, Ankara Garı’nı, Haydarpaşa’yı, Haydarpaşa’ya yaklaşırken durdukları, durmadıkları istasyonların binalarını, tüm o yolculuklardan bir anda çekip çıkardığımız anılarımızı.

Video: Yahya Dai

Bir yandan da, vagon pencerelerinden hızla akıp giden, değişen peyzaja baktık yol boyunca, onu da aramıza, sohbetimize katarak.       

Tren Rayları kitabında Anne Michaels’ın John Berger ile paylaştığı yorumundan esinlenerek (s.21), acaba bizim de Türkiye’deki, “hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon”a ait olduğumuzu ileri sürebilir miyim?

Daha önceki yolculuklarımdan birinde tespit etmiştim Oruç Aruoba’nın şiirlerinin ve Yıldırım Arıcı’nın siyah-beyaz fotoğraflarının müthiş kitabı Doğançay’ın Çınarları’nın tren istasyonunu. 

Fakat istasyon binasının önünden hızla geçip giderken Doğançay’ın Çınarları arasından kurumuş, soyulmuş gövdelilerini seçebilmiştim sadece.

Fotoğraflarını çekmiş, sonra da silmiştim.

Artık başımı çeviriyorum Doğançay’dan her trenle geçişimde.

Ve o çınarların nasıl, neden yok olduklarını sorup, soruşturup öğrenmek de içimden gelmiyor.

Seğmenler’de ağaçların etrafında dolanırken bir yeşil papağan, bir de sincap görüyorum. 

Mimarlık tarihi üzerine yazan biri olarak ağaçlara nasıl bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi ve onlarla birlikte mimarlık tarihine de nasıl başka türlü bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi araştırıyorum bir süredir.

Pergamon sunağının yerinde yetişmiş üç fıstık çamı üzerine “European Architectural History Network” (EAHN) tarafından 2021 yılında düzenlenen konferansta yaptığım sunum, bu konudaki ilk denememdi.

İkincisi, diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”nde, “Taksim Gezi Parkı ve Ayasofya Ağaçlarının Yanında Yazmayı Denemek” başlığıyla yayımladığım üç yazıdan oluşan bir seriydi.    

Yine bir Ankara-İstanbul tren yolculuğu sırasında aldığım ve kabul ettiğim davetle bir kitap için hazırlıklarına başladığım yazıda ise, ODTÜ’nün ağaçlarına ve ormanına sokulmaya, dokunmaya çalışacağım, bakalım.

Bugün 13 Ekim 2024

Saat 17:35

İstanbul’a sonbahar yavaş yavaş geliyor bu yıl, gece yağan yağmurdan sonra hava kapalı ve serin

İstanbul’dayım.

Filmekimi, yeni sergiler, yeni müzeler bahanesiyle biraz özlem gidermeye geldim.  

Ve yine Moda’daki Hüseyin Bey ile Osman Zeki Üngör sokaklarının kesişiminde duruyorum. 

Yani önceki üç kaydımın konusu olan Melek Celâl’in Villa Wohl olarak bilinen köşkünün ve bahçesinin bir zamanlar bir köşesini kapladığı kesişimde. 

Yaz aylarında Villa Wohl’ün izini sürerken, bugün onun ve bahçesinin yerinde Kervan Apartmanı A ve B Blok şeklinde iki apartman yapısı olduğunu keşfetmiştim.

Bu süreçte, Türkiye’nin modern mimarlık tarihindeki önemli bir yapısı da karşıma çıkıvermişti aniden.

Villa Wohl’un Hüseyin Bey Sokak’taki karşı komşusu, Zeki Sayar’ın bir villasıydı. 

Pervititch haritalarından 1938 tarihli Moda Burnu paftasında Hüseyin Bey ve o zamanki ismiyle Şükran, bugünkü ismiyle Osman Zeki Üngör sokaklarının kesişimindeki dört köşeden birini kaplayan “Tennis” yazılı açık alanın bitişiğinde, Hüseyin Bey Sokak 6 numarada görülen villaydı bu.  

Arkitekt dergisinin 1936 yılında yayımlanmış 3. sayısının kapağında etkileyici bir köşe perspektifinden siyah-beyaz fotoğrafı yer alıyordu.

Derginin bu sayısının 65. ve 69. sayfaları arasında da, “Modada bir villâ” başlığıyla, “Mimar Z. Sayâr” tarafından iki kat planı ve üçü iç mekâna ait toplam yedi tane siyah-beyaz fotoğraf eşliğinde tanıtılıyordu.

“Kalabalık olmayan bir aile için” inşa edilmiş, “iki buçuk katlı” ve “yedi odalı” villanın “zemin” katında “bir kabul salonu, bir yemek odası ve servis kısmı” ile “ön cepheye gelmek ve iki salonun önünü tamamile kaplamak üzere bir kış bahçesi” vardı. Birinci katta ise, dört yatak odası ve bir banyo yer alıyordu. Bodrum katına da “sığınak, çamaşırlık, kalorifer ve bir hizmetçi odası, depo” yerleştirilmişti (s. 65).

Yapının “gerek malzeme ve gerek işçilik itibarile, mümkün olan bir ihtimamda yapıl[dığını]” vurgulayan Sayar’ın özellikle “kış bahçesini teşkil eden kısma” dair açıklamaları ilgimi çekiyor. Bu kısım, yani giriş katının ön cephesi “beş büyük parça”dan ve bu parçaların “kolaylıkla açılıp kapanabilmesi için raylar üzerin[de hareket eden] makaralar”dan oluşan, böylece “üst üste toplan[abilen]”, “içeriye soğuk girmemesi için [de] binili ve geçmeli olarak yapılmış” ve bu “geçmelerin içine keçe konulmuş” “demir sürme pencereler” ile kaplanmış (s.69). 1930’lar Türkiyesinde üretilmiş bu pencereleri hayalimde sürerek açıp kapatıyorum, ağırlıklarını, çıkardıkları sesleri hissetmeye çalışıyorum.

Sayar, yazısında bahsetmese de, İTÜ’nün ilk rektörü Prof. Osman Tevfik Baylan’ın ismiyle tanınıyor bu villa. Ben de özellikle o iç mekân fotoğraflarından hatırlıyorum bu yapıyı. Yerini ise yakın bir zamanda, iki önceki kaydımda bahsettiğim Osman Öndeş’in Moda: Kadıköy’ün Güngörmüş Sayfiyesi (2021) kitabından edindiğim bilgiyle tespit etmenin heyecanı içindeyim hâlâ (s.305-307).  

Öndeş’in kitabı sayesinde, villadaki yaşamın tarihine dair Osman Tevfik Taylan’ın kızı, Cumhuriyet’in ilk kuşak kadın mimarlarından ADMMA/Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Leyla Taylan Baydar’ın, öğrencisi Levent Civelekoğlu’nun aktarımıyla, bazı anılarından da haberdar oluyorum. Civelekoğlu’nun blogunda daha detaylı olarak yer verdiği bu anılardan, Baydar’ın Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki diploma projesi gibi, eşi Ferzan Baydar ile birincilik ödülünü kazandığı Eskişehir Garı yarışma projesini de “denizi, sakız ağaçlarını, tarihi yarımadayı gören köşe penceresine yerleştirdiği masasında” çizdiğini öğreniyorum (https://lcivelekoglu.blogspot.com/2020/).

Bugün Taylan ailesinin villasını, bahçesini ve bitişiğindeki “Tennis” alanından bir bölümü kaplayan arazide Rüyam Apartmanı A Blok ve Rüyam Apartmanı B Blok isimli, biri Osman Zeki Üngör Sokağı’ndan, diğeri de Hüseyin Bey Sokağı’ndan olmak üzere iki girişli tek bir apartman yapısı var.

Dün sabah yaptığım son turumda, A Blok’un birinci katındaki balkonlarında kahvaltı yapan aile, apartmanlarına duyduğum yoğun ilgiyi fark etti ve aramızda hafif tedirginlikle başlayan konuşma, kısa sürede hoş bir sohbete dönüştü.

Ve böylece Zeki Sayar’ın Taylan ailesi için tasarladığı villanın yerindeki Rüyam Apartmanı’nın da tahmin ettiğim gibi bir mimarı olduğunu, hem de bu mimarın 1960’lardan itibaren Kadıköy’de inşa edilmiş pek çok apartman yapısıyla bilinen Melih Koray olduğunu öğrendim.

Kayıtlarımın parçası olarak bir süredir üzerinde çalıştığım Moda haritama bir yapı daha işledim böylece.

Bugün 24 Eylül 2024

Saat 14:40

Ankara’da serin ve kapalı birkaç günün ardından ılık ve sonbahar güneşli bir hava var

Abdülmecid Efendi, “Haremde Goethe”, (Ankara Resim ve Heykel Müzesi)

Yıllardan sonra geçenlerde bir sabah, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’ni ziyaret ettim. 

Erken Cumhuriyetin Ankarasından miras, Arif Hikmet Koyunoğlu’nun Türk Ocağı binasından dönüşmüş müzeyi ve çevresini hatırladığımdan çok daha bakımlı bulduğuma sevindim. 

Gördüğüm ilk resim olan, “kitap okuyan kadın” temalı resimlere yıllardır duyduğum ilgi nedeniyle yakından tanıdığım Abdülmecid Efendi’nin “Haremde Goethe”siyle tekrar karşılaştığım için heyecanlandım.

Müzeyi gezerken, zihnim bir yandan da önceki iki kayıt konum olan Melek Celâl ve onun Moda’daki Villa Wohl ismiyle bilinen köşküyle meşguldü.

Nazmi Ziya Güran, “Manzaralar” | İbrahim Çallı, “Salâh Cimcoz” (Ankara Resim ve Heykel Müzesi)

Özellikle Nazmi Ziya Güran’ın ve İbrahim Çallı’nın resimleriyle karşılaştığımda, Melek Celâl’in köşkündeki atölyesini hatırladım hemen. Sabancı Müzesi’ndeki serginin kataloğundan öğrenip önceki kayıtlarımda bahsettiğim gibi, Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı, Melek Celâl’in atölyesini açtığı hatta birlikte çalıştığı dostları arasındaydı.

Fakat Ankara Resim ve Heykel Müzesi’ni benim için o gün Villa Wohl’a doğrudan bağlayan, Çallı’nın Salâh Cimcoz portresiydi (1932). Villa Wohl’un karşısındaki, bugün yerinde Salâh Apartmanı olan köşkün sahibi ve Melek Celâl ile eşinin yakın dostu Salâh Cimcoz, atölyeyi de sık sık ziyaret eden isimlerdendi (Ahu Antmen, s.76).       

Ayrıca Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi erken Cumhuriyetin Ankarası ile özdeşleştirdiğim isimlerin de Melek Celâl’in düzenlediği salon toplantılarına katıldıklarını hatırladım (Antmen, 58).

Bir de, eşiyle birlikte köşkte sık sık misafir ettiği yakın dostu ve 1934-1935 yıllarında kendisinin de Moda’da yaşadığını katalogdan öğrendiğim Yahya Kemal üzerinden Ankara’ya bağlamayı denedim Melek Celâl’i (Mehmet Samsakçı, s.111-114).

Katalogda Yahya Kemâl’in “Ankara’nın neresini çok seviyorsunuz?” sorusuna verdiği (benim de çocukken ailemle yaptığım neredeyse her Ankara-İstanbul tren yolculuğu öncesinde işittiğim) meşhur “İstanbul’a dönüşünü” cevabının Melek Celâl aktarımıyla verilmesi dikkatimi hemen çekmişti (Samsakçı, s.115).

Gözüme çarpan başka ilginç bilgiler, Melek Celâl ve Yahya Kemâl mektuplaşmalarında geçiyordu. Örneğin, 19 Nisan 1941 tarihli mektubuna “… geçen akşam Ankara Palas’a telefon ettim. Maalesef sizi bulamadım. Herhalde aradığımı söylemişlerdir” diyerek başlayan Melek Celâl, “Bir hafta sonra Celâl Bey Ankara’ya gidiyor. Ben de bir niyet etmiştim lâkin trenlerde yer yok” diyerek devam ediyordu (Samsakçı, s.117/r.5).

3 Nisan 1948 tarihli Yahya Kemâl’e gönderdiği mektubunu ise bu defa kendisi Ankara Palas’ta kalırken yazıyordu Melek Celâl (Samsakçı, s.118).

Sonuç olarak, Melek Celâl’in Ankara’yı belli zamanlarda ziyaret ettiğini ve bir Cumhuriyet kadını bilinciyle yeni başkenti değerli bulduğunu fakat bir Modalı olarak İstanbul’a da bir an önce dönmek istediğini tahmin ediyorum.

Kaynak: Ankara Resim ve Heykel Müzesi – çevrimiçi arşiv

Burada, Melek Celâl’in Ankara ziyaretlerinin nedenleri arasında katıldığı sergiler olabileceği ihtimali geliyor aklıma. 

Örneğin, yine serginin kataloğundan öğrendiğime göre, 1929 yılında Güzel Sanatlar Birliği’nin Ankara’da açtığı sergiye, biri “Etüd Venüs” isimli, iki eseriyle katılmış (“Kronoloji”, s.248). 1939 yılında da, Maarif Vekilliği’nin Ankara’da düzenlediği Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde iki portre, iki nü, yedi peyzaj ve “Harman”, “Zambak”, “Çiçek” isimli üç natürmort resmi sergilenmiş (“Kronoloji”, s.249). 

Katıldığı başka bir sergiyi de Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin çevrimiçi arşivinde yaptığım bir araştırmada keşfediyorum. Yine Maarif Vekilliği’nin 31 Ekim-30 Kasım 1941 tarihleri arasında Sergi Evi’nde düzenlediği Üçüncü Resim ve Heykel Sergisi’nin  kataloğunun 8. sayfasının en başında “Melek Celâl Sofu” ismi yazılı. Hemen altında da “Güzel Sanatlar Birliğinden” notuyla birlikte “195-Portre, 196-Portre, 197-Portre” şeklinde sergilenen resimleri listelenmiş.

Bu keşfimi, Melek Celâl sergisinin kataloğunun sonunda yer alan “Kronoloji”ye, 1941 yılına bir not düşerek ekliyorum.

Müfide Kadri | Mihri Müşfik | Hale Asaf | Şükriye Dikmen | Eren Eyüboğlu | Fahrülnisa Zeid | Neş’e Erdok | Gencay Kasapçı (Ankara Resim ve Heykel Müzesi)

Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde resimleri sergilenen sanatçı kadınlar arasında Müfide Kadri, Mihri Müşfik, Hale Asaf, Şükriye Dikmen, Eren Eyüboğlu, Fahrülnisa Zeid, Neş’e Erdok ve Gencay Kasapçı var.

Gözlerim onların arasında Melek Celâl’in en azından bir resmini arıyor.

Ve iki önceki kayıtta bahsettiğim “Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisinden esinlenerek, müzenin zengin koleksiyonunda yer alan sanatçı kadınların sergilenmeyen eserlerini gün yüzüne çıkarıp başka koleksiyonlardan ödünç alınanlarla birleştiren bir sergide, Ankara’da ağırlamayı hayal ediyorum Melek Celâl’i.

Bugün 22 Eylül 2024

Saat 13:05

Ankara’nın sonbaharı başladı sakince

Kaynaklar: İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu – Talat Albayrak Bağışı (kartpostal) | Osman Öndeş, Moda: Kadıköy’ün Güngörmüş Sayfiyesi (İstanbul: K-İletişim Yayınları, 2021, s.297)

Melek Celâl’in Moda’da yaşadığı köşkün, Villa Wohl’un izini sürdüğüm sıralarda Osman Öndeş’in Moda: Kadıköy’ün Güngörmüş Sayfiyesi (2021) kitabını keşfettim. 

Kapağındaki resmin, önceki kaydımda da yer alan, Villla Wohl’un muhtemelen İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu’ndaki kartpostalına bakılarak yapılmış olduğunu fark etmemle gerçekleşti bu biraz gecikmiş keşfim.

Çok önemli başka bir görsel belgeyle de kitabın içinde karşılaştım. 1910 tarihli bu küçük siyah-beyaz fotoğrafta Villa Wohl’un bitişik olduğu sokağa bakan cephesinin bir bölümü var. Kartpostalda kısmen görülebilen alt kattaki muhtemelen vitray bezemeli penceremsi bir cephe elemanının daire biçiminde bir formu olduğu anlaşılıyor bu fotoğrafta. Bu iki görsel belgedeki Villa Wohl arasındaki önemli bir fark da, kartpostalda o ilginç cephe elemanının yanındaki daha da ilginç ve etkileyici pencerelerden ve muhtemelen balkon kapısından oluşan açıklığın üstünün fotoğrafta tenteyle kaplanmış olması ve bu yüzden de görülememesi. Birden, cephenin o bölümünün bir balkon ve balkona açılan kapı ve pencereler değil, Villa Wohl’un girişi ya da girişlerinden biri olabileceği ihtimali geliyor aklıma.    

Öndeş’in kitabı, Villa Wohl hakkında anılarla birlikte önemli bilgiler de aktarıyor. Güzellikleri hayranlık uyandıran gülleriyle ünlü (s.15, 49) “muazzam bir bahçe” (s.85) içindeki bu “açık sarı renkli” (s.292) ve “çok endamlı” (s.49, 291), “ihtişamlı” (s.292) yapının mimarının, Moda’daki başka köşklerin mimarı olarak da bilinen “Constantine P. Pappa Kalfa” (s.225) yani “Constantinos Pappa” (s.292) olduğu belirtiliyor örneğin.

Ayrıca Villa Wohl’u inşa ettiren Max Wohl isimli ilk sahibinin, merkezi Almanya’da bulunan bir gemi inşaat şirketinin Türkiye’deki temsilcisi olduğunu arşiv araştırmasıyla ortaya koyuyor.

Kitap, Melek Celâl’in ailesine ve yakın çevresine ilişkin, önceki kaydımda bahsettiğim Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde bu yılın ilk yarısında düzenlenmiş “Unutulmuş Bir Cumhuriyet Kadını: Bütün Yönleriyle Melek Celâl” sergisinin kataloğundan edindiğim bilgileri zenginleştirmemi ve birbirine bağlamamı da sağlıyor. 

Melek Celâl’in ilk eşi Celâl Sofu’nun Max Wohl’dan satın aldığı Villa Wohl dışında, 1935 yılında kurulmuş Moda Deniz Kulübü’nün ilk binası gibi, Moda’nın tarihinde önemli yeri olan başka yapıların da sahibi olduğunu öğreniyorum böylelikle.

Melek Celâl Sofu, “Moda Koyu” (özel koleksiyon) | Melek Celâl Sofu, “Moda Koyunda Kadınlar” (özel koleksiyon)

Kaynaklar: Osman Öndeş, Moda: Kadıköy’ün Güngörmüş Sayfiyesi (İstanbul: K-İletişim Yayınları, 2021, s.10) | “İstanbul’da Deniz Sefası: Deniz Hamamından Plaja Nostalji” Sergisi (Pera Müzesi, 2018) 

Melek Celâl sergisinin kataloğunda göremeyince biraz hayal kırıklığı yaşadığım Moda resimlerinden biri, “Moda Koyu”, Öndeş’in kitabının en başında karşıma çıkıyor. Kapağındaki Villa Wohl ve bu resmin yeri ile kitap, Melek Celâl’in Moda tarihindeki önemini vurguluyor böylece.  

Burada bir not olarak, Melek Celâl’in bildiğim başka bir Moda resmini, “Moda Koyunda Kadınlar”ı, Pera Müzesi’nde 2018 yılında düzenlenmiş “İstanbul’da Deniz Sefası: Deniz Hamamından Plaja Nostalji” sergisinde gördüğümü ekleyeyim.

Kaynak: Burada İstanbul Var, çevrimiçi site

Peki Melek Celâl’in Moda’daki bu köşkü, yani Villa Wohl, tam olarak neredeydi?

Bu sorunun peşine düştüğümde ilk baktığım kaynak, Melek Celâl sergisinin kataloğunda da referans verilen, Müfid Ekdal’ın Kapalı Hayat Kutusu: Kadıköy Konakları (2008) kitabıydı.

Kitaptaki tek paragraflık Villa Wohl maddesini başlatan “Moda’da Şükran ve Hüseyin Bey sokaklarının kesiştiği yerdeki bu bina” (s.56) açıklamasını okuduğumda nasıl sevindiğimi çok iyi hatırlıyorum.

Fakat ufak bir sorun da vardı: Hüseyin Bey Sokağı’nı gayet iyi bilmeme rağmen Şükran Sokak’tan pek emin değildim. Hemen çevrimiçi Moda haritalarında bir gezinti yaptım ve Şükran Sokak’ın isminin Osman Zeki Üngör Sokağı olarak değiştirildiğini öğrendim.

Artık gayet iyi anlamıştım, Moda Burnu olarak bilinen bölgede, Moda Parkı ve Çocuk Bahçesi’ni iki yönden çevreleyen sokaklardı bunlar.   

Haliyle bundan sonraki aşama Pervititch haritalarına bakmaktı. 1938 tarihli Kadıköy Moda Burnu paftasında büyük bir heyecanla tespit ettim bu sokakların kesiştikleri yeri.

Dört köşeden birini kaplayan Çocuk Bahçesi o tarihte de oradaydı.

Diğer üç köşeden birinde bir tenis kortu, ikisinde de bahçe içinde iki köşk vardı.

Bu iki köşkten Çocuk Bahçesi’nin çapraz köşesinde olana biraz daha dikkatle bakınca “işte bu dedim” heyecanla, “Villa Wohl bu!” 

Bu kuvvetli hissimi, bazı gözlemlerim ve edindiğim parça parça birkaç bilgi destekliyordu. Haritadaki yapının şematik planında belirgin olan çıkma, kartpostaldaki Villa Wohl’unkiyle örtüşüyordu. Yapıya kartpostalla aynı yönden bakınca onun ve Villa Wohl’un bahçelerinin konumları aynıydı. Yine bu yönden bakınca, yapının girişiyle, Villa Wohl’un, kartpostalla Öndeş’in kitabındaki fotoğraf arasında yaptığım karşılaştırmaya dayanarak, girişinin ya da girişlerinden birinin tamamen uyuştuğunu da görebiliyordum.   

Dahası, haritadaki yapının bahçesinin köşesinde Şükran Sokak’a açılan bir garaj vardı. 1938 yılından böyle bir detay, yakın çevredeki başka bir yapıda görünmüyordu. Bu detayı, Öndeş’in kitabında okuduğum, Melek Celâl’in Moda’da yürüyüş yaparken “arkasından şoförlü bir arabanın ona eşlik ettiği” (s.291) bilgisiyle birleştirdim hemen. Zamanı hakkında bir şey söylemiyordu bu bilgi fakat Villa Wohl’un da böyle şoförle kullanılan bir araba için garajı olması gerektiği sonucunu çıkardım. 

Bu yapının Villa Wohl olduğunun kesin kanıtına ise karşısındaki, yani diğer köşedeki yapının Salâh Cimcoz’un köşkü olduğunu anladığımda ulaştım. Öndeş’in kitabında bu köşke dair okuduklarım, bugün Hüseyin Bey ve Osman Zeki Üngör sokaklarının kesişimindeki üç apartmandan birisinin isminin Salâh Apartmanı olduğunu fark ettiğimde yerine oturdu.

Ve böylece Villa Wohl’ün yerinde bugün ne olduğunu tespit ettim.

1950’lerin sonlarına doğru Melek Celâl’in Münih’te, oğlu Ziya Sofu’nun da Londra’da yaşamaya başlamasıyla birlikte sadece “bir iki bakıcısı” kalan (Öndeş, s.296) Villa Wohl, sonunda “Sofu ailesinin vefatından çok daha evvel” (Ekdal, s.56) yıkılıyor ve yerine iki apartman yapılıyor.

Bugün Kervan Apartmanı A Blok ve B Blok bu yapılar. A Blok, Hüseyin Bey ve Osman Zeki Üngör sokaklarının köşesinde, B Blok ise Hüseyin Bey Sokağı’nda. İkisinin arasında da, Villa Wohl’un o belli ki pek gösterişli bahçesinin tersine, birkaç ağacın gölgesinde ince bir şerit halinde uzanan, neredeyse fark edilmeyen, pek bakımlı da olmayan dokunaklı bir bahçe var.

Bu yapılara ve aralarındaki bu bahçeye bakarken Melek Celâl’in, sergi kataloğunda da yer verilen (özellikle Ömer Faruk Şerifoğlu, s.133-135), İstanbul’un tarihi dokusunun, mimarisinin, ağaçlarının korunmasının önemini vurgulayan gazete yazılarını düşünmeden edemiyorum.

Ve Moda’nın tarihinde özel bir yeri olan Villa Wohl’u, yani kendi evini ve o güzelim bahçesini koruyamamasını, yok olmalarını önleyememesini çok üzücü buluyorum.

Bugün 18 Eylül 2024

Saat 16:50

Ankara pek özlediğimi fark ettiğim o yumuşak sonbahar ışığına bulanıyor artık

On yıl önce Ankara’dan İstanbul’a taşındığımız Temmuz gününün akşamüstü saatlerinde, biralarımızı içtikten sonra begonvillere baka baka, sevgili abim Halûk Enginsoy ile birlikte yaptığımız Moda turunu hatırlayarak … 

Ankara’dayım.

Ama bu yazımı yazarken İstanbul’da, Moda’da olduğumu hayal ediyorum.

Osman Zeki Üngör ve Hüseyin Bey sokaklarının kesişimindeyim.

Ve tam karşıma, Moda Çay Bahçesi’nin ardına, denize bakıyorum.

Sağımdaki, denize daha yakın köşede Moda Parkı’nın girişi var. 

Diğer üç köşeyi ise üç apartman tutmuş. Solumdaki ikisi kaldırımlara bitişik, diğeri bahçe içinde.

Melek Celâl’ın bir dönem yaşadığı bu apartmanlardan birinin yerindeki köşkün izinde yolumu sık sık bu kesişime düşürdüm İstanbul’da olduğum yaz aylarında.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde geçtiğimiz yılın son günlerinde “Unutulmuş Bir Cumhuriyet Kadını: Bütün Yönleriyle Melek Celâl” başlıklı bir sergi açılmıştı. Çok yoğun geçen bir dönemime rastladığından süresi uzatılmasına rağmen maalesef görememiştim bu dikkat çekici sergiyi.

Fakat İstanbul’a gelmeden kataloğunu edinmiş, okumaya başlamıştım, şimdi de devam ediyorum.

1896 ve 1976 yılları arasında yaşamış Melek Celâl’in sanatsal ve entelektüel üretimini zengin tarihsel bağlamı içinde inceleyen katalog, müzenin müdürü ve serginin küratörü Dr. Nazan Ölçer’in “Önsöz”’ünden sonra Namık Sinan Turan’ın “Melek Celâl Sofu ve Bir Kuşağın Hikâyesi”, Gizem Tongo’nun “Melek Celâl Sofu, Kadın Ressamlar ve Osmanlı’nın Son On Yılı”, Ahu Antmen’in “Bir Varmış Bir Yokmuş: ‘Ressam Bayan Melek Celâl”, Nazan Bekiroğlu’nun “Ressam Melek Celâl ve Şair Nigâr Hanım”, Mehmet Samsakçı’nın “Hatıralar, Anekdotlar, Mektuplar Işığında Yahya Kemâl-Melek Celâl Dostluğu” ve Ömer Faruk Şerifoğlu’nun “Melek Celâl Sofu’nun Yazdıkları ve Düşündükleri” başlıklı yazılarını kapsıyor.

Melek Celâl’in sergide yer alan karakalem/renkli kuru boya/pastel/mürekkep/suluboya portreleri/figürleri, peyzajları, enteriyörleri ve natürtmortları, eskizleri ve etütleri, yağlıboya portreleri ve natürmortları ile bir de bronz büst, kataloğun “Eserler” bölümünde görülebiliyor.

Erken yirminci yüzyılda, yurtdışıyla sosyal ve kültürel bağ kurulmasını sağlayan kartpostal yazışmalarını örnekleyen, Melek Celâl’in özellikle Avrupa’dan, sanatçılardan ve edebiyatçılardan aldığı kartpostallar kendi içinde çok ilginç bir konu olarak “Melek’in Koleksiyonları” bölümünü oluşturuyor.

“Melek’in Albümünden” bölümü ise, çocukluğundan itibaren Melek Celâl’i tek başına, annesi ve babasıyla, ilk eşi Celâl Sofu ve oğlu Ziya ile, arkadaşları ve dostlarıyla, muhtelif iç mekânlarda piyanosunun başında, ziyaretlerde ya da davetlerde, fotoğraf stüdyolarında, Moda’daki kendi köşkündekiler de dahil, balkonlarda, verandalarda, bahçelerde, denizde ve plajlarda, kayak merkezlerinde gösteren siyah-beyaz fotoğraflarla, Floransa, Roma ve Venedik’ten ve tabii İstanbul’dan kendisinin çektiği yine siyah-beyaz fotoğrafları içeriyor.

“Görünenin Ötesinde Melek” başlıklı sonraki bölüm de, Melek Celâl’in birkaç yağlıboya portre ve natürmort tablosunda uygulanan, Sakıp Sabancı Müzesi’nin daha önce Osman Hamdi Bey’in ve Abdülmecid Efendi’nin bazı eserleri için de yaptığı, X-ışını görüntüleme tekniğiyle pigment ve temel bileşenler analizlerinden oluşan bilimsel araştırmayı belgeliyor.

Melek Celâl’in yaşamını, sanatsal ve ayrıca Türk el sanatları, İstanbul’un mimarisi ve ağaçları gibi konulardaki yazılarından ve kitaplarından oluşan entelektüel üretimini kapsamlı bir “Kronoloji” içinde, yararlı bir “Kaynakça” sunarak sonlanıyor Unutulmuş Bir Cumhuriyet Kadını: Bütün Yönleriyle Melek Celâl. 

Melek Celâl’in resimlerini incelerken kataloğu, Ekim 2021 ve Mayıs 2022 arasında Meşher’de, Deniz Artun’un küratörlüğünde düzenlenmiş “Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” (“I-You-They: A Century of Artist Women”) başlıklı serginin kataloğunun yanına yerleştiriyorum. 

O sergideki iki yağlıboya portresini, iki yağlıboya nü ve iki yağlıboya natürmort tablosunu hemen hatırlıyorum Melek Celâl’in. Ayrıca onunla ilgili gazete haberleri ve onu atölyede çalışırken gösteren fotoğraflar ile resim yapan “hanım eli” notu düşülmüş karakalem bir eskiz gibi bazı arşiv malzemesini de ilk defa bu katalogda görmüş olduğumu fark ediyorum. 

Böylece iki katalogdaki Melek Celâl’i birleştirip yüzyılın pek çok sanatçı kadınıyla birlikte daha geniş bir çerçeve içinden bakabiliyorum ona.

Kaynak: İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu – Talat Albayrak Bağışı

Melek Celâl sergisinin kataloğundan öğrendiğim pek çok ilginç bilgi arasında beni özellikle heyecanlandıran, onun bir dönem Moda’da, hem de mimari özellikleriyle dikkat çekici bir köşkte yaşamış olduğuna ilişkin.

Katalogda bu köşkün Villa Wohl olarak bilinen ismini ve çarpıcı mimari detaylarını, İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu’ndan benim de eriştiğim bir kartpostal belgeliyor. 

Kendi içinde çok ilginç bir kartpostal bu ayrıca. Üst kat balkonundan fotoğrafçıya yani bize bakıyormuş hissini veren melon şapkalı, beyaz gömlekli ve kravatlı bir adamla onun hafifçe önünde duran bir kadın ve ağaçlarla sarmalanmış alt kat balkonunda sokaktan geçenlere bakan yine beyaz gömlekli, kravatlı ve ayrıca yelekli, melon değil de fötr şapkalı bir adam ilgimi çekiyor hemen. Bir de üst katta açılmış bir pencere var, arkasında da sanki belli belirsiz biri. Kim olduklarını, o villada yaşayıp yaşamadıklarını merak ediyorum haliyle. 

Özellikle pencerelerinde ve bezemelerinde sezilebilen, biraz Art Nouveaumsu, biraz da sanki doğu Avrupa/Balkanlar gibi bir coğrafyayı çağrıştıran eklektikliğiyle İstanbul’un ahşap köşkleri tarihinde nasıl bir yeri olduğunun ayrıca araştırılması gerekiyor Villa Wohl’un.

Katalogdaki birden çok yazıdan öğrendiklerimi birleştiriyorum ve Celâl (Sofu) Bey ile 1917 yılında evlendikten sonra yaşamaya başladığı sonucunu çıkarıyorum Melek Celâl’in bu köşkte.

Fakat anlayabildiğim kadarıyla, evlenmeden önce de Moda’yı gayet iyi biliyor, hatta bir Modalı sayılabilir. Anneannesi Eşref Hanım’ın Moda’da bir köşkü var ve onun verdiği müzikli, sohbetli salon davetleriyle biliniyor bu köşk. Eşref Hanım’ın yakın dostu olarak bu davetlere sık sık katılan Şair Nigâr Hanım, Melek Celâl’i o köşkte tanıyor ve onu resim yapmaya teşvik ediyor (Nazan Bekiroğlu, s.100-105 ). Melek Celâl’in kültürel ve sanatsal birikiminin mekânsallığını ortaya koyan bu bilgilere asker olan babasının görevi gereği uzun süreler İstanbul dışında olma zorunluluğunu katarak, en azından belli zamanlarda annesiyle birlikte anneannesinin köşkünde yaşadığını tahmin ediyorum Melek Celâl’in.

Şu ana kadar Eşref Hanım’ın köşkünün Moda’daki yerine dair edindiğim tek bilgi, Turgut Çeviker arşivindeki Melek Celâl’e ait belgelerden “1936” notu düşülmüş bir ölüm ilanında Eşref Hanım’ın “Moda Çayırı”ndaki köşkünde vefat ettiğinin duyurulması (Turgut Çeviker, s.128-129). Defterime yeni bir araştırma konusu olarak not ediyorum bu köşkü. 

İçinde yetiştiği böyle bir salon kültürünü evlendikten sonra kendi köşkünde sürdürüyor Melek Celâl. Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı, Albert-Louis Gabriel, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimleri ve daha nicelerini buluşturuyor Villa Wohl’de (Ahu Antmen, s.58).

Kaynak: Turgut Çeviker, “Melek Celâl’in Evrak-ı Metrukesi”, Arredamento Dekorasyon, 1991/5, s.128/r.4

Öyle görünüyor ki, Melek Celâl köşkündeki bir mekânı da özel atölyesi olarak kullanıyor.  

Katalogda da yer alan Turgut Çeviker arşivindeki bu fotoğraf muhtemelen bu atölyeyi gösteriyor (Ahu Antmen, s.75). İbrahim Çallı ve Roman Bilinski, Moda’nın tanınmış Levanten ailelerinden birine mensup Daphne Le Fontaine’nin portresini ve büstünü çalışırken atölye önlüğünü giymiş Melek Celâl de onlara eşlik ediyor, Çallı’nın portresini yakından izliyor. 

Melek Celâl, eşini 1946 yılında kaybettikten ve Dr. Arno Eduard Lampé ile ikinci evliliğini 1956 yılında yaptıktan sonra Münih’e taşınıyor. Dolayısıyla, sanatsal üretiminin en verimli olduğu 1920’ler ve 1940’lar arasındaki dönemini Villa Wohl’deki atölyesinde geçiriyor.

Ve atölyesini açtığı dostları arasında Çallı ve Bilinski’den başka Burhan Toprak, Nazmi Ziya Güran ve Louis Süe gibi isimler de yer alıyor (Ahu Antmen, s.76, 78).   

Kaydıma burada bir ara veriyorum, birkaç gün sonra devam etmek üzere…