Bugün 25 Mart 2026 Çarşamba

Saat 21:10

Ankara’da hava kapalı, yağışlı ve serince bu günlerde ama kentin sesinde, kokusunda, ışığında, renginde bahar var artık . . .

Ankara’dayım.

Son İstanbul seferimin bir öğleden sonrasında da Ankara’daydım.

Gazhane’de geçen pazar günü biten “Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923-1933” sergisi, bana büyüdüğüm, ayrıldığım ve geri döndüğüm Ankara’ya, doğduğum, uzunca bir süre yaşadığım ve ayrıldığım İstanbul’dan bakmamı sağladı.

Sergiyi ilk defa Kasım 2019’da CerModern’de, Ankara’da açıldığında, ters yönde, yani İstanbul’dan Ankara’ya yaptığım bir ziyaret sırasında görmüştüm. 

Küratörlüğünü Ali Cengizkan’ın ve N. Müge Cengizkan’ın yaptığı sergi, “Varolmayan Kartpostallar” başlıklı yeni bir bölümün eklenmesiyle Ankara’dan İstanbul’a taşınırken farklı bir sergi mekânında farklı bir mekânsal özellik kazanmıştı şüphesiz fakat ana hatlarıyla aynıydı. 

Ben ise, tümüyle farklı gözlerle gezdim bu İstanbul’daki mahalleme yakın Ankara’yı.

Çok zengin bir arşiv araştırmasına dayanan yeni bilgilerin, yaklaşımların, yorumların ve  görsel teknolojilerin “yeni” başkent Ankara’nın Yenişehir’inin kentin mekânsal tarihindeki yerine dair tespitlerini yine çok etkileyici buldum.

Fakat bu defa bu “yeni” şehrin, “eski” şehirden, Ulus’tan kopukluğundan çok, “en yeni” yani bugünün şehrine hayaletimsi sokuluşu üzerine düşündüm ve zihnimde o “yeni” şehre ait görsel malzemenin bugüne ait görüntülere yavaşça akarak, aralarına sızarak karıştığını, üzerlerini parçalı, ince, yarı-şeffaf tabakalar halinde kapladığını canlandırdım.  

Sergiyi ilk defa Ankara’da gördüğümde, büyüdüğüm ama İstanbul’da yaşamak için ayrıldığım Ankara’nın o pek bilmediğim Yenişehir’inin o günlerine yoğunlaşmıştı ilgim. 

Şimdi ise, geri döndüğüm Ankara’nın şimdiki zamanına ilişmiş, o Yenişehir’in o kuleli evlerinin dizildiği o sokaklarıyla o gerçeküstü Ankara büyüledi beni, öyle bir Ankara’dan  esinlenmiş bir şey üretsem, bir kısa film çeksem diye heyecanlandım aniden. 

Serginin son bölümündeki Havagazı Fabrikası ile ilgili belgeleri gördüğümde ise içim sızladı, Gazhane gibi bir kültür merkezi olabilecekken tabii ki Melih Gökçek’in belediye başkanlığı döneminde yok edildiği için.

Gazhane’deki sergiyi gezerken, haliyle, geçen yıl Ali Cengizkan’a armağan kitabı için yazdığım bir yazıyı hatırladım, hemen ardından da, üretim süreci onunkiyle kesişen başka bir yazımı. 

Sergide derinden hissettiğim sürekli bir Ankara ve İstanbul arasında olma durumuna eşlik ediyordu onlar da.

Biri Ankara, diğeri İstanbul yazısıydı. 

Birinin başlığı, “‘Çiçeklere su verdiğin için teşekkürler’: Ali Cengizkan ile birlikte ODTÜ’nün bitkilerine, ağaçlarına, ormanına bakmak”, diğerininki de “İstanbul’un bir hissi olarak İstanbulin” idi. 

İlki, Gökçeçiçek Savaşır’ın editörlüğünü yaptığı Mimar Araştırmacının Habitus’u: Bir Ali Cengizkan Kitabı’nda, diğeri de, Ertuğ Uçar’ın İstanbulin kitabı üzerine bir “yayın değerlendirmesi” olarak Mimarlık dergisinde yayımlanmıştı.

Ali Cengizkan’a armağan kitabının tanıtım gününde beraber olduğumuz Didem Yalınay’ı sevgiyle anarak…

16 Ekim 2025 tarihli son gezgin kaydımda, Ankara’daki mahallemde, Atatürk Bulvarı-Protokol Yolu üzerinde bulunan Arif Hikmet Koyunoğlu’nun (Yenişehir dışında ama özgün haliyle kuleli bir yapı olan) Mithat Alam Köşkü, bugünün İsrail Büyükelçiliği İkametgâhı, civarında dolaşırken, caddedeki at kestanesi ağaçlarından ve etraflarından topladığım yemişlerden bahsetmiştim. Hemen ardından da, o at kestanelerini, o günkü kaydımdan birkaç gün önce ODTÜ’de topladıklarımla birlikte, kitaplıklarımdan birinin rafına dizdiğimi not etmiştim.

ODTÜ’de o at kestanelerini topladığım gün, Ali Cengizkan’a armağan kitabının Mimarlık Amfisi’nde tanıtımı yapılmıştı. Benim için ODTÜ’nün pek çok bitkiyle, ağaçla ama özellikle de at kestanesiyle eş anlamlı oluşuna dair o kitap için yazdığım yazı, avucuma sığıvermişti böylece.

Kitaptaki yazım, ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, akademik hayatımın başladığı 1987 yılından 1992 yılında Cornell University’ye gidene kadar Cengizkan ile paylaştığım 25 numaralı odayı ziyaretimin ardından, önce Fakülte’nin bahçesine sonra da ODTÜ kampüsüne ve ormanına doğru yavaş yavaş açılan bir güzergâhta yaptığım yürüyüşleri kaydediyordu. 

Cengizkan’ın bir yaz bir günü o odadaki çiçekleri bana emanet ettiğine dair bıraktığı bir notunu hatırlayarak, ODTÜ’nün bitkilerinin, ağaçlarının ve ormanının hem anılarımdaki yerlerini hem de yazıyı yazdığım geçen yılın kış sonu-bahar başı aylarındaki durumlarını tespit etmeye çalışıyordu.

Bunu yaparken, botaniğe, mitolojiye, edebiyata ve felsefeye başvuruyor, “insandan başka”/ “insandan ibaret olmayan” tartışmaları üzerinden de kuramsal çerçevesini çiziyordu.

Ali Cengizkan’a armağan ettiğim yazıyı son haline getirmeye çalıştığım günlerde Ertuğ Uçar’ın İstanbulin kitabı yayımlandı. Ben de Ertuğ’un kitabını hemen edindim ve yazıma ara verdiğim zamanlarda okumaya başladım. Okurken bir yandan da bol bol not tuttum, hissetmiştim çünkü, bir yazı da onun üzerine yazacaktım.

İstanbulin, Ertuğ Uçar’ın görerek, duyarak, konuşarak, anlatarak ve tabii çizerek İstanbul’un çatallanan sokaklarında, yokuşlarında, merdivenlerinde, Boğaz kıyısında, mezarlıklarında, tepelerinde, pazarlarında, parklarında dolanarak, bir duvarı, Boğaz köprüsünü, Yedikule kalesini ya da Valens Kemeri’ni izleyerek, hanlarına, çarşılarına, pasajlarına, yalılarının kayıkhanelerine girip çıkarak yaptığı bazıları planlı, bazıları tesadüfi turları kapsıyor.  

İstanbul’u, günlük hayatı neredeyse sürdürülemez kılan kalabalığına, keşmekeşliğine, trafiğine, pahalılığına, barındırmama sorununa, şusuna-busuna rağmen neden hâlâ sevdiğimize, neden sevmekten vazgeçmeyeceğimize dair bir kitap bu. 

“Aah, ah” iç çekmesi dışında bir cevap beklemeyen “nerede o eski İstanbul” sorusunun samimiyetinden haklı olarak şüphe duyan, ayıltıp bayıltan bir geçmiş özlemine değil, dinç tutan bir bugün ısrarına dayanan ve “bu hale gelen” İstanbul üzerine nasıl sevgiyle, ilgiyle ve merakla yazılabileceğini gösteriyor. 

İstanbul’un ancak böyle bir mücadeleci sevgi, ilgi ve merakla yaşanabileceğini bilenlerimizi, onu böyle yaşamak isteyenlerimizi haklı çıkarıyor böylece.

İstanbulin ile onu okurken yazdığım ODTÜ’nün bitkileri, ağaçları ve ormanı yazım arasında bazı heyecanlı ortaklıklar olduğunu aradan geçen bir yılın ardından daha iyi fark ediyorum. 

İkisi de insandan ibaret olmayan bir dünyayla ilgilenirken ağaçlar üzerinden doğrudan kesişiyorlar. Hurmaya ayrılmış bir bölümden başka servinin, fıstık çamının, çınarın, incirin, ıhlamurun, dişbudağın, manolyanın, sekoyanın, bambunun, meşenin, palmiyenin de bahsi geçiyor İstanbulin’de.

Ayrıca İstanbulin’deki İstanbul’un her yerini kaplayan her türlü şeyle ya da nesneyle karşılaştırması imkânsız olsa da, ben de yazımda Fakülte’nin ön bahçesindeki heykelimsi Ankara taşlarını ve girişindeki Korint başlığı gözden kaçırmadan bakmaya çalışıyorum etraflarındaki bitkilere, ağaçlara.

Fakat İstanbulin’deki İstanbul’un kedilerine, köpeklerine, kuşlarına, balıklarına, bir de fokuna ve başka pek çok canına karşılık, yazımda ODTÜ’nün hayvanları yok, onları başka bir yazıma sakladığımdan. Aklıma Halûk Zelef ile birlikte ürettiğimiz mini poster-irice kart geliyor hemen. Şanslı olanlarımızın evlere kapandığı pandemi döneminde bizden boşalan dünyanın keyfini çıkaran hayvanlara atıfta bulunuyordu bu poster-kart. Ön yüzünde Aslıhan Günhan’ın bir ODTÜ Mimarlık Fakültesi fotoğrafına yerleştirdiğimiz iki zebra, iki rengârenk papağan, bir gergedan, arka yüzünde de bu kolaj üzerine yazdığımız kısa bir yazı vardı ve Mimarlık Fakültesi Dergisi’nin eki olarak 2020 yılında basılmıştı. Fakülte’nin sadece kedilerine, köpeklerine, farelerine, kaplumbağalarına, salyangozlarına, balıklarına, böceklerine değil, “biz yokken” var olduklarını hayal ettiğimiz hayvanlarına da ithaf etmiştik onu.

İstanbulin’i ve yazımı birleştiren başka bir ortak özellik de, benim ODTÜ’yü, Ertuğ’un da İstanbul’u yürüyerek kaydetmemiz. Aslında Ertuğ sadece yürüyerek değil, otobüse, kayığa ve vapura binerek de kayda alıyor kenti. İşte burada da, benim bir kenti bir taşıtla hareket halindeyken kaydetme deneyimine duyduğum ilgiyle, Kadıköy-Moda tramvayına binerek, hattını takip ederek, etrafında dolanarak tuttuğum notları paylaşmak için başladığım Gezgin Kayıtlar ile kesişiyor yolu. 

Ve şimdi hatırlıyorum, Ertuğ’un İstanbulin’de dolaştığı yerler arasında Moda da, Kadıköy de yok. Birlikte bir tramvay turu yapmayı teklif etmeliyim ona.

ODTÜ’nün bitkileri, ağaçları ve ormanı ile İstanbulin üzerine yazdığım bu iki yazım, 1982-2014 yılları arasındaki ODTÜ ile özdeşleşmiş Ankara ve 2014-2024 yılları arasında yaşadığım İstanbul dönemlerime birer ithaf.

İki yıldan fazla bir süredir ise, bol bol özleyerek sık sık gidip geldiğim İstanbul’un ve heyecanla yeniden tanımaya çalıştığım Ankara’nın bir tür birleşimi olan bir dönemde ve yerdeyim. 

İşte bu yeni dönemin ve yerin Gezgin Kayıtlar tramvayı da, Kadıköy-Moda hattını Ankara’daki mahalleme, Çankaya’ya bağlıyor artık.