Saat 09:55
Ankara’da sonbaharın sabah güneşi tüm güzelliğiyle devam ediyor

Yaz biterken Annemarie Schwarzenbach ve Ernest A. Egli ile bir haftasonu geçirdiğim İsviçre Büyükelçiliği’nin aksine, polis barikatlarıyla, tomalarla, çevik polislerle çevrili güney komşusu (üstteki fotoğrafta kısmen sağda görülen) İsrail Büyükelçiliği ikametgâhı, tüm varlığıyla kente sımsıkı kapalı uzun bir süredir.
Yaklaşmak da, önünde ya da karşısında durmak da yasak.
Fotoğrafını çekmeyi ise aklımdan bile geçirmiyorum.
Zaten çekmek için de herhangi bir ilgi duymamıştım yakın zamana kadar.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’ndeki Arif Hikmet Koyunoğlu’nun fotoğraflarından oluşan “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” başlıklı sergide bir fotoğrafını gördüğümden beri ise, civarından her geçişimde kaçamak bakışlarla süzüyorum onu.

















Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arif Hikmet Koyunoğlu Fotoğraf Koleksiyonu’ndan derlenen, Haziran ayında açılan ve halen devam eden sergi, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin bilinen mimarlarından Koyunoğlu’nun (1893-1982) pek bilinmeyen fotoğrafçılığını belgeliyor.
Koyunoğlu’nun işgal altındaki İstanbul’da, Balkan Savaşı’nda muhtelif Balkan yerleşimlerinde, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet ile birlikte başkent Ankara ve Adana, Bursa, İzmir, Kayseri dahil Anadolu’nun pek çok yerinde çektiği fotoğraflar, heyecan ve tutku dolu, inişli-çıkışlı yaşam öyküsüne eşlik ediyorlar.
“Elinden her iş gelen” bir mimar Koyunoğlu. Fotoğrafçılık ise, sergide vurgulandığı gibi, 89 yıllık hayatında icra ettiği 31 meslek arasında biraz ayrı bir konumda, kendi ifadesiyle, “yedek sanatı.”
Sergi broşüründeki anılarından yapılmış alıntılara göre, “9×12 ebadında cam üzerine resim çekilen” ilk fotoğraf makinesini 1903 yılında kırtasiyeci Sadık Kehnemuyi’nin Beyazıt Meydanı’ndaki dükkânından ediniyor. 1906 yılında Phébus Fotoğrafhanesi’nde çırak olarak çalışıyor. 1911 yılında da Resne Fotoğrafhanesi’nin kurucusu Bahattin Bey’in yanına geçiyor. Kendi fotoğrafhanesini ise ilk olarak 1913 yılında Şehzadebaşı’nda kiraladığı bir binanın bir katında, daha sonra, 1920 yılında da Bâbıâli Caddesi üzerindeki bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi ismiyle kuruyor.
Kronolojik bir düzenlemeyi de gözeten üç tematik grupta ve iç içe üç mekânda sergileniyor fotoğrafları: İlk grup/ilk mekân, çocukluğundan itibaren aile yaşamına, Sanayi-i Nefise’deki öğrencilik yıllarına, Kafkas cephesindeki kayaklı askerlik dönemine tanıklık ediyor. İkinci grupta/ikinci mekânda Yeraltı Fotoğrafhanesi’nde çektiği kadın portreleri yer alıyor. Üçüncü grup/üçüncü mekân ise, Koyunoğlu’nun detaya, kurguya, ışığa ve gölgeye hassasiyetle yaklaşırken görsel belge özelliğini koruyan, kentsel kesitleri ve hem yöresel, tarihsel hem de kendi tasarımı yapıları kaydeden fotoğraflarını içeriyor.



Üçüncü mekânın bir duvarında, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarının en ünlülerinden Türk Ocağı’na ait altı tane fotoğraf var. Tek bir yapıya ve onun detaylarına odaklanan bu fotoğrafların hemen yanındaki dört fotoğraf ise, Ankara’ya daha uzaktan bakıyor. Birinde ağaçlar arasından Ankara Kalesi’ni, birinde Kızılay’ı, birinde de Yenişehir’i görüyoruz, inşaatı yeni bitmiş Kızılay binası ve Yenişehir konutlarıyla birlikte.
Sağ-alttaki dördüncüsü ise, Çankaya’dan. Bugün Seğmenler Parkı olan araziden, kentin merkezine inen Atatürk Bulvarı-Protokol Yolu’na doğru çevirmiş bakışını.
Çevredeki tek tük yapı arasında kulesiyle dikkat çeken sağdaki de, bugün İsrail Elçiliği ikametgâhı olan binanın ta kendisi. Ernst A. Egli’nin tasarladığı, önceki gezgin kaydımın konusu olan, İsviçre Büyükelçiliği’nin henüz inşa edilmemiş olduğu dikkatimi çekiyor.
Fotoğrafa ilişkin kısa açıklama ise şöyle: “Çankaya’da Arif Hikmet tasarımı, çokgen planı ve konik külahlı kulesiyle Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfı ve TBMM Maraş milletvekili Mithat Alam’ın köşkü.”
İtiraf etmeliyim ki, bu açıklamayı okuduğumda beni ilk çarpan, mahallemde Koyunoğlu’nun tasarladığı bir yapının olduğu bilgisi değildi.
Osmanlı Devleti’nin son Kudüs mutasarrıfına ait bir binanın İsrail Devleti’ne ait bir binaya dönüşmesiydi. Bu ne kadar şanssız bir tesadüftü ya da tesadüf müydü gerçekten? Şaşkınlığım hâlâ devam ediyor.



Sergiyi gördükten sonra, İstanbul’daki kitaplıklarımdan birinde Ankara’ya ayırdığım bölümde duran bir kitabı, benim fasiküllerini biriktirdiğim, babamın cildini yaptırdığı, Cumhuriyet’in 50. yılını kutlayan, çocukluğumun sevgili 50 Yıllık Yaşantımız (1923-1933)’ı tarıyorum hemen.
Ve bu “Çankaya’ya Doğru” sayfasındaki fotoğraflardan sağ üsttekinde, Koyunoğlu’nun fotoğrafının baktığı yönün tersinden çekildiği için solda ve daha da uzaktan görüyorum onu, ağaçlar arasından kulesi seçiliyor.
Bu fotoğrafta da İsviçre Elçiliği henüz yok.


Ankara’ya döner dönmez, ODTÜ Kütüphanesi’nden ödünç aldığım, Koyunoğlu’nun anılarının, yazılarının, mektuplarının ve çeşitli belgelerin derlendiği Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu kitabına bakıyorum.
Koyunoğlu’nun uzaktan fotoğrafını çektiği kendi binası hakkında anılarında neler dediğini merak ediyorum.
Fakat pek bir şey söylemiyor. “Ankara’da İnşaat İşleri” başlığı altında toplanan bölümde sadece “bazı devlet büyüklerinin evlerini ve köşklerini yap[tığına]” değiniyor: “Bunlar inşaat sırasıyla Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Maraş mebusu Mithat ve Celal Bayar’ın köşkleri idi” (s. 236).
Mithat Alam köşküyle ilgili başka bir bilgiye ulaşamadığım için biraz hayal kırıklığı yaşıyorum tabii ama Koyunoğlu’nun Ankara günleri hakkında pek çok şey düşünmemi sağlıyor kitaptan öğrendiklerim.



Hiç bahsi geçmeyen fakat bir şekilde geçmesini umduğum isimler var bir de. Bu isimlerin yokluğu da beni şaşırtıyor, örneğin, Egli’nin.
Çok ilginç bir şekilde, önceki gezgin kaydımda bahsettiğim Egli’nin anılarında da Koyunoğlu’nun ismi geçmiyor.
Koyunoğlu’nun ve Egli’nin Ankara’da yollarının kesişmemesine, hele birbirlerinin isimlerini duymamış olmalarına hiç ihtimal vermiyorum.
İsimlerini anmadan birbirlerinin yapılarından bahsediyorlar mı acaba diye merak ediyorum bu defa. Hızla tarıyorum her iki kitabı da.
Koyunoğlu’nun (eski) Sayıştay yani “Divan-ı Muhasebat”tan “proje benim değil, müteahhit olarak yapıyorum” diye bahsederken, projenin Egli’ye ait olduğunu söylememesi tespit edebildiğim tek örnek (s. 246). Bu binanın inşaatı sırasında hiç karşılaşmamış olmaları mümkün müydü?
Egli de, Koyunoğlu’nun Ankara’daki yapılarından tespit edebildiğim kadarıyla sadece Atatürk’ün vefatından sonra “naaşı için geçici bir kabrin hazırlandığı” Etnografya Müzesi’nden bahsediyor (s. 84). Bu müzenin mimarının kim olduğunu bilmemesi mümkün müydü?
Dahası, İsviçre Büyükelçiliği’ni tasarlarken bitişikteki köşkün mimarının kim olduğunu merak etmemiş olması mümkün müydü?
Ve son olarak, birbirlerini ne kadar yok sayarlarsa saysınlar, bir şekilde biraraya gelen Ankara’nın bu iki ünlü mimarının Annemarie Schwarzenbach’ın sergisiyle yıllar sonra, önce Koyunoğlu’nun tasarladığı Türk Ocağı yani Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, sonra da Koyunoğlu’nun tasarladığı bir köşkle komşu olan Egli’nin tasarladığı bir elçilik binasında tekrar biraraya gelmeleri karşısında, “kaderin cilvesi” sözünü hatırlamamak mümkün mü?



Ankara’nın kuleli evler dönemine ait bu köşkün kulesi uzun bir süredir yok.
Şimdi fark ediyorum, ne kadar masalsı bir özelliğiymiş kentin bu kuleli köşkleri.
Bu gözlerle Ankara’ya bakan bir kısa film projesi geçiyor aklımdan hemen, heyecanlanıveriyorum.
Bugün Koyunoğlu’nun bu kulesiz köşkü, terk edilmiş, yüksek duvarlar, parmaklıklar, barikatlarla görünmez kılınmış hayaletimsi bir bina.
Neyse ki, kuleli halinin fotoğrafında gördüğümüz yeni dikilmiş at kestanesi fidanları, artık kocamanlar (tahtaya vurarak). Bir gün binanın o haliyle birlikte yeni bir sahip ve işlevle geri döneceği de dahil olmak üzere yaşama dair umutlarımızı canlı tutuyorlar ve o zamana kadar onu uzaktan da olsa sarıp sarmalıyorlar.
İlkbahar, demetimsi beyaz çiçeklerle kaplandıkları, sonbahar da, takır tukur yere düşüp kırılan dikenli yeşil kabuklarından fırlayan yemişlerinin etrafa dağıldıkları mevsimler o ağaçlar için. Bu yıl ikisini de kaçırmadığım için şanslıyım.
O at kestanelerinin etrafından topladıklarımla, geçen gün ODTÜ’den getirdiklerim şimdi Ankara’daki kitaplıklarımdan birinin rafında duruyorlar, hep birlikte.



Koyunoğlu sadece Ankara’da, Çankaya’da değil, hiç beklemediğim bir şekilde, İstanbul’da, Moda’da da karşıma çıkıyor.
1920 yılına ait, muhtemelen anılarının en eğlenceli bölümlerinden birinde, 1880’lerde inşa edildikten sonra İngiliz (James) Barker ailesinin yaşadığı, 19. yüzyılın sonunda Mahmut Muhtar Paşa’nın eşi ve Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın kızı Prenses Nimetullah Hanım tarafından satın alınan, 1957’de Kadıköy Kız Lisesi, 2002’den beri de Kadıköy Lisesi olan yapının tavan süslemelerinin onarımında kimliğini gizleyerek, Fotoğrafhanesi için gerekli aksamı sağlamak için çalıştığı birkaç günü uzun uzun anlatıyor (ss. 210-214).
İnanılmaz bir şekilde, Moda’nın en bilinen ve sevgiyle anılan, nedendir bilinmez bir süredir restorasyonu durmuş görünen, Mermer Konak ya da Mahmut Muhtar Paşa köşkü olarak bilinen bu yapının fotoğraflarını çektiğim arka girişinin karşısına düşen, bugünün Bülbüllü ve Yeni Fikir sokaklarının kesiştiği köşeyi bir zamanlar kaplayan Şana Pansiyon’un, Egli’nin 1928 yılında, çalışmalarını Ankara ve İstanbul arasında böldüğü bir zamanda, eşiyle birlikte iki kızını yerleştirdiği pansiyon olduğunu öğreniyorum anılarından (s. 29).
Koyunoğlu ve Egli İstanbul’daki mahallemde de biraraya geliveriyorlar böylece.

Ve son olarak, İstanbul’dan getirdiğim anneannemin dört yaşlarındayken, yani 1913 yılı civarlarında çekilmiş bu fotoğrafını masamın üstüne koyuyorum.
Sol alt köşesinde “Succursale Phébus”, sağ alt köşesinde de “Sirkedji Stamboul” yazıyor.
Febüs Efendi olarak bilinen, 19. yüzyıl sonlarının önemli fotoğrafçılarından Bogos Tarkulyan’ın sahibi olduğu Cadde-i Kebir’deki yani İstiklâl Caddesi’ndeki ünlü Phébus Fotoğrafhanesi’nin Sirkeci’deki diğer yerinde çekilmiş bir fotoğraf bu.
Anneannemin sol elinde tuttuğu bisiklet tekerleği gibi nesne de, Febüs Efendi’nin Fransa’dan getirdiği oyuncak at, bisiklet ve çeşitli oyuncaklar kullanarak çektiği çocuk fotoğraflarına uygun düşen bir detay.
Anılarında görebildiğim kadarıyla Koyunoğlu da, Phébus’teki çıraklığını 1906 yılında ve fotoğrafhanenin Cadde-i Kebir’deki asıl yerinde yapıyor (ss. 96-97).
Birkaç yıllık arayla ve aynı fotoğrafhanenin iki ayrı yerinde olsa da, Koyunoğlu’nun ve anneannemin hayatları bir fotoğrafta yakınlaşıveriyor böylece, birbirlerini sıyırırcasına.
Mimarlık tarihinin, yazanın yaşadığı mekânlardan ve zamanlardan, kişisel tarihinden, günlük hayatından uzaklarda bir yerlerde tutularak yazılamayacağını işte bunun için savunuyorum bir süredir.









































