Saat 14:10
Ankara’da bir açan bir kapayan, bir güneşe bir yağmura bulanan hava sonunda güneşte karar kılmış görünüyor.

19 Mart’tan beri İstanbul’dan tüm Türkiye’ye dalga dalga yayılan bir süreçten geçiyoruz.
23 Nisan gibi bir günde bu süreç maalesef daha da zorlayıcı bir hâl aldı hepimiz için. “Bir bu eksikti” dedi birçoğumuz.
İstanbul depremi bu süreci başlatan siyasi düzeneğin “Kanal İstanbul”unu bütün gerçekliğiyle önümüze seriverdi bir yandan da.
Süreçle birlikte bu düzeneğe karşı öfke ve umutla kenetlenmeyi, dayanışmayı ve direnmeyi öğrenmeye başlamıştık, devam edeceğiz daha da güçlenerek.
John Berger’in Kıymetini Bil Her Şeyin: Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar kitabını başucumuzdan eksik etmeyeceğiz belki bir de.





Bugün Ankara’yı yazmak istiyorum ama, İstanbul’u değil.
Geçtiğimiz ay gittiğim bir sergideki İsviçreli fotoğrafçı/yazar/gazeteci Annemarie Schwarzenbach’ın (1908-1942) 1933 yılında çektiği fotoğraflarda gördüğüm Ankara bu.
“Schwarzenbach’ın Objektifinden Ankara’da İsviçre İzleri” başlığıyla ve “Türkiye ve İsviçre’nin 100 Yıllık Dostluğu’”nu kutlamak amacıyla Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde, 11-24 Nisan tarihleri arasında düzenlenmişti sergi.
Küratörü Burçak Yakıcı’nın tanıtım panosunda açıkladığı gibi, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni başkenti olarak Ankara’nın inşaatı sürecinde İsviçre ile gelişen işbirliği serginin çerçevesini oluşturuyordu.
Böyle bir çerçeve içinde Schwarzenbach, bu süreci fotoğrafları ve yazılarıyla kaydetmiş ve dolayısıyla bu işbirliğinde aktif rol üstlenmiş bir aktör olarak sunuluyordu.









Schwarzenbach yazılarında Ankara’yı “uyanmış ve yeniden hayat bulmuş Türkiye’nin sembolü, kalbi”, “Gazi’nin taşta vücut bulmuş iradesi” olarak tanımlarken, fotoğraflarındaki o bitmemiş, süregiden inşaat faaliyetlerini kaydeden etkileyici bakışı söze döküyordu: “. . . her adımda yeni zemini hissediyorsunuz, her yerde yeni inşa edilmiş ancak çevresi henüz tamamlanmamış yapılar görüyorsunuz.” Ve devam ediyordu: “Kendinizi, bir gecede birkaç yüz metrelik geniş törensel bulvarların ve görkemli cephelerin inşa edildiği bir film setindeymiş gibi hissetmeniz gayet kolay.”
Sergide Schwarzenbach’ın fotoğraflarıyla temsil edilen yapılar arasında (Avusturyalı-İsviçreli olduğundan özel bir önem atfedilen) Ernst Egli’nin Yüksek Ziraat Enstitüsü sayıca ayrı bir konumdaydı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanı olan Egli’yi Türkiye’ye tavsiye eden Clemens Holzmeister’in İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Merkez Bankası ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Schwarzenbach’ın Ankara’da fotoğrafladığı diğer binalar olarak yer alıyordu sergide. Holzmeister’i bir grupla birlikte Güven Anıtı’nın inşaatında gösteren fotoğrafları ise hemen göze çarpıyordu.
Çubuk Barajı’nın sadece fotoğrafları değil, onlara eşlik eden gözlemi de dikkat çekiciydi Schwarzenbach’ın: “Bazen bir su damarı, mütevazı bir derecik çıkar; burada birkaç çalı yeşerir, zayıf ağaçlar eğilir, narin bir çim halısı büyür . . . Daha ileride, kayalık tepeler arasındaki bir havzada, Ankara şehrinin büyük barajı inşa ediliyor. Betonarme bir duvar muazzam bir şekilde yükseliyor, ancak barajı doldurması gereken su henüz bulunamamış, duvar kaybolmuş bir dev gibi bekliyor.”









Schwarzenbach’ın Çubuk Barajı gözleminde dile getirdiği bu bakış, fotoğraflarının da en çarpıcı özelliğiydi. İnşaat faaliyetiyle bu faaliyetin gerçekleştiği o yeryüzü parçası ya da o yerin yüzü arasındaki ilişkiyi yorumluyordu bu fotoğraflar. İnşaatın kazıyarak, kazarak o yerin altına inip yüzünden yapılar yükselten bir faaliyet olduğunu o yeryüzü parçasının ufka doğru açılmasını takip ederken fark ediyorduk.
Fotoğraflarında gördüğümüz bu inşa edilen coğrafyayı “Anadolu’nun kalbinde, en sert toprağında”, “bozkır benzeri yüksek bir arazide”, “sarı tepelerin ortasında yükselen yeni başkent” olarak tasvir ediyordu yazılarında Schwarzenbach. “Selçuklu” olarak tanımladığı, “dik bir kaya kütlesinden yükselen” ve “şehri taçlandıran” Ankara Kalesi’ni de bu coğrafyanın en özgün parçası olarak kaydediyordu, hem yazılarında hem de fotoğraflarında.






Seçkin bir çevrede yetişmiş, iyi bir eğitim almıştı Schwarzenbach.
Faşizm karşıtı ve kuirdi.
Ve bir gezgindi.
1933 yılının Ekim ayında İstanbul’da başlayan Türkiye yolculuğunda en uzun süreyi Ankara’da geçirmişti, yaklaşık bir ay kalarak. Kasım ayında Kayseri’de, Aralık başında da Konya’da devam etmişti yolculuğuna. Türkiye’nin ardından da Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve İran şeklinde bir güzergâh izlemişti.
1939 yılının Haziran ayında ise Afganistan’a yaptığı yolculuğun parçası olarak tekrar gelmişti Türkiye’ye.
Ufka kadar uzanan çıplak, yaban, yer yer dümdüz, yer yer kayalık ve engebeli bir arazide Ankara’nın inşaat halindeki yapılarını, Kale’deki ve eteklerindeki evleri, tek tük etrafa dağılmış kulübeleri birer arazi sanatı ürünüymüş gibi kaydeden fotoğraflarına bakarken, Schwarzenbach’ı asıl cezbeden şeyin, sürekli bir hareketlilik içinde daha geniş arazilere, başka coğrafyalara doğru açılmak olduğunu hissetmiştim.
“0294 Ankara” plakalı, Cadillac olduğunu tahmin ettiğim üstü açık bir arabayla yapmıştı bu yolculuklarını. Bir kadın arkadaşı eşlik etmişti ona ve muhtemelen de arabasının yanında dururken ve Gâvur Kalesi’nde fotoğraf makinasının ayarını yaparken o arkadaşı çekmişti fotoğraflarını.
Yolculuklarını kaydettiği günlüğündeki notlardan birinde “Güneşli ve sonbaharın sıcaklığıyla dolu güzel bir gündü. Ankara’nın tepeleri arasında ilerledik” diyordu. Başka birinde “beyaz ışığın hücumuna uğramış bozkır göz alabildiğine pırıl pırıl uzanıyor” diye yazmış, “üstünü kaplayan gökyüzü bulutsuz ve engin” diye de eklemişti. Bazılarında da karşılaştırmalar yapmıştı; “Burada gece o kadar çabuk ve gökyüzünü rengârenk şeritler halinde kaplayarak o kadar farklı ve o kadar güçlü bir şekilde çöküyor ki . . .” ya da “Avrupa’da doğa kendini kontrolsüz bir şekilde neredeyse hiç dayatmaz . . . Burada ise doğa her zaman var, insanlardan daima daha güçlü” cümlelerinde olduğu gibi.
Schwarzenbach’ın bu yolculuk fotoğrafları arasında en sevdiklerim, bir, hatta iki köpekle, hiç görmediğim, neredeyse neslinin tükenmiş olmasından şüphelendiğim bir tür tazıyla karşılaşma ânına dair kısacık film gibi bir seriydi. O köpeklerin o uzaktan görünen tek kulübeli ıssız coğrafyadaki hikâyelerini merak ediyorum hâlâ.