Saat 20:48
Ankara’da hava çok ama çok soğuk











Biraz önce “Günaydın, Ben Yatmaya Gidiyorum!” sergisinden çıktım yine, son gecesinden önceki gece.
2025 yılı başlarken Ka’da açılmıştı sergi ve sadece 18:00-24:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyordu.
“Gece boyu ayakta kalanlara, yaratıcı sürecinde geceyi dışarda bırakamayanlara ve işlerinin ruhunda gecenin karanlığını taşıyanlara adan[mıştı]” sergi. Tanıtım metnindeki bu cümle eşliğinde sergiyi ilk defa gezdiğimde birkaç gün önce ölen David Lynch’i düşünmemem imkânsızdı.
Bu gezişimde ise aynı metnin en sonundaki, Gündüz Vassaf’ın “Geceye Övgüsü”den alınmış “yaşam, gecenin konusudur” cümlesi üzerine düşündüm daha çok. Uyurken rüyalarla, uyumazken içeride, dışarıda, gerçeğimsi hayallerle, hayalimsi gerçeklerle yaşamın geceye, gecenin yaşama nasıl sızdığını, süzüldüğünü izledim sergilenen işlerde.
Bir yandan da, mimarlık tarihini rüyalar, ağaçlar, hayvanlar etrafında dolanarak yazmak üzerine hazırladığım bir konuşmanın gözüyle baktım özellikle birkaçına.




Yine birkaç gün önce geldim karlı ve soğuk İstanbul’dan.
Artık oradaki evimle vedalaşma zamanım yaklaşıyor.
Gezgin Kayıtlar’da zaman zaman tuttuğum notlarımdan (4 Ağustos ve 30 Ekim 2023 tarihli) başka onun için de ayrı bir defterim var bir süredir. Evimin günlüğü.
Sonbahardan beri gittikçe hızlanan, sürekli yön değiştiren ve inen çıkan bir takım gelişmelerle birlikte evim hakkında hissettiklerimi kaydediyorum.
Dalları, evimin avluya bakan odalarından birinin penceresinden, diğerinin de balkonundan içeri sokulan defne ağacının o günlükteki yeri ayrı.
Hayatımda farklı farklı izleri olan bazı ağaçlarla ilgili bir süredir hazırladığım bir yazıda da yer alacak.




Evimle vedalaşma zamanı yaklaştıkça çekmecelerdeki, kutulardaki eski fotoğraflara tekrar bakma, unuttuklarımı hatırlama, hatırladıklarımı arama, aralarında farklı gruplar oluşturma, bazılarını çerçevelemek için ayırma süreci de başlıyor.
Bu fotoğraflar işte bu süreçten.
Biri, annemin Çengelköy’de doğduğu ve ailesiyle birlikte özellikle yaz aylarını (ve II. Dünya Savaşı’nı) geçirdiği ahşap ev.
Diğer ikisinde evin bahçesinde koşar gibi yürüyor ve yine o bahçede anneannem ve anneannemin kucağındaki teyzemle birlikte poz veriyor annem.
Daha küçükken Çengelköy Foto Server’de çekilmiş ve arkasına 12.9.1935 tarihi düşülmüş bir fotoğrafta da dedemin kucağında ayakta, bir kitapçığın sayfalarını karıştırırken sanki dikkati dağılmış, kameranın ötesinde bir yerlere bakıyor.
Ben de hayal meyal hatırlıyorum Çengelköy’deki o evde geçirdiğimiz bazı yaz günlerini. Sonra bir kış günü yandığı haberini almıştık Ankara’da.
Bu fotoğraflara bakarken annemin hep kocaman bir dut ağacından bahsettiğini de hatırlıyorum. O yangından kurtulmuştu.


Annem, tahminimce Hayat dergisinin sayfaları ya da ekleri olan Şeref Akdik resimlerinin reprodüksiyonlarıyla Ankara’daki evimizin duvarlarına taşımıştı Çengelköy’ü.
Ben de, 2014 yazında, Şeref Akdik’in ismini taşıyan sokağın çok yakınında bir sokaktaki evime taşınırken İstanbul’a getirmiştim onları.
Yakında Ankara’ya dönecekler.


Karlı ve soğuk İstanbul’dan karlı ve çok soğuk Ankara’ya trenle gelirken Oruç Aruoba’nın Çengelköy Defteri’ni bu Çengelköy hislerime eşlik etmesi için yıllar sonra yeniden okudum yol boyunca.
Kitabın, hem de “Şubat”ta, Çengelköy’ü “kış Ankara’sı”na bağlamasına inanamamakta haksız mıyım?