Bugün 29 Aralık 2024 Pazar

Saat 21:40

Ankara’nın kış soğukları zamanı, özellikle gecelerinin

Ankara’dayım yine.

Şu sıralarda sık aralıklarla gidip geliyorum İstanbul’a.

Her gidiş gelişimde de Gezgin Kayıtlar için yaptığım farklı turlarda tuttuğum notlar biribirine (Bilge Karasu yazışıyla) sarıla dolana birikiyor, aralarındaki diziliş sürekli şekil değiştiriyor.

Böylece İstanbul’a gidişlerimden birinde gördüğüm iki sergi arka arkaya bir kurguda sıralanmışken Ankara’ya dönüşlerimden birinde ziyaret ettiğim onların önüne geçiveriyor birden.

Goethe Institut’da Kasım ayı sonunda açılan bir sergiydi bu. 

Geçen yıl, yine Kasım ve Aralık ayları arasında İstanbul’da, Beyoğlu Aynalıgeçit’te “Bilge Karasu Günleri” başlığıyla düzenlenmiş serginin, Bilge Karasu’nun 1953’te (hatta kendi ifadesiyle “1953 sonu”nda) İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasını izlercesine, Ankara’ya taşınmış haliydi.

Karasu gibi bu İstanbullu Ankaralı sergi ise “Bilge Karasu’yu Düşünmek” başlığını taşıyordu. Aynı başlıkla ona eşlik eden bir kitap da, geçen yıl “Bilge Karasu Günleri”nde yapılmış konuşmaları derliyordu.

İstanbul’daki Karasu sergisini görmüştüm. 

Hatta 3 Mayıs 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim ondan.

Ben de bir serginin hazırlıkları içindeydim onu gördüğümde. 

Mart 2024’te Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde, Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte düzenlediğim bu sergi, “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” başlığını taşıyordu.  

Böyle bir zamansal kesişmenin etkisiyle Karasu ve Calvino sergilerini biribirinden ayrı düşünemiyorum bugün bile.

Dahası, Karasu’nun Calvino’nun üç öyküsünün çevirmeni olması bu kesişmeyi hâlâ pek özel kılıyor benim gözümde.

Ankara’daki Bilge Karasu sergisini ise yeniden bir İstanbullu Ankaralı olmayı denediğim/deneyimlediğim bambaşka bir bağlamda gördüm.

Böyle bir bağlamın etkisiyle, Karasu’nun Ankara’sının izlerini taradım tüm o gönderdiği ve aldığı mektuplarda, mektupların zarflarında, fotoğraflarında, tuttuğu notlarda.

Tunus Caddesi’ndeki evinin numarasını biliyordum. Hatta 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsetmiştim bu evden.  

Acaba komşu çıkar mıyız diye merak ettiğim Çankaya Nilgün Sokak’taki evinin tam yerini ise sergideki yazışmalarından birinde tespit ettim. 

Ankara Kalesi’ndeki Washington Restaurant’ta, 1993-94 yıllarında dostlarıyla birlikte olduğu bir yemekte çekilmiş fotoğrafının karşısında durakladım, yaklaşık aynı zamanlarda arkadaşlarımla orada buluştuğum akşamları hatırlayarak.   

Tabii en uzun süreyi kareli metot defterinin karşılıklı iki sayfasına “ODTÜ – 8/3/93 için” başlığıyla düştüğü notları yavaş yavaş, tekrar tekrar okurken geçirdim. 

Yeşil-mavi renkli tükenmez kalemle yazdığı bu başlıklardan soldakinin yanına kırmızıyla “Yazı”, sağdakinin yanına da yine aynı renkle “Yaşlanma” yazmıştı Karasu. Sonra da açıklamıştı kısaca, “Yazı”yı çarpıcı bir cümleyle, “Yaşlanma”yı ise altı tane cümleciğe bölerek.

Acaba Karasu, benim Cornell’de olduğum o tarihte, bu konulardan biri ya da her ikisi hakkında böyle hazırlandığı bir konuşma yapmış mıydı ODTÜ’de? Ve yine acaba onları konuşmasına da böyle karşılıklı mı yerleştirmişti, yoksa biribirinden ayırmamış, birlikte mi ele almıştı?

Gerçekleştirdiğini tahmin ettiğim bu konuşmaya katılmış ve orada tutttuğum notlarıma şu anda göz gezdiriyor olmayı çok isterdim.

Metis Yayınları tarafından Goethe Institut’de düzenlenen sergide hem onun yazdığı hem de onun hakkında yazılmış Bilge Karasu kitapları da yer alıyordu. 

Bu kitaplar arasında geçen yıl yayımlanan Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları, Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” ve Enis Batur’un “Bilge Karasu’nun Ankara’sı” bölümleriyle özellikle dikkat çekiciydi.

Yine 17 Nisan 2024 tarihli Gezgin Kayıtlar’da bahsettiğim bu kitaba yakında geri dönüp Ankara’yı Karasu’nun gözleriyle, kulaklarıyla ve diliyle okumaya çalışacağım.

Ayrıca Karasu’nun sadece Ankara’yı böyle doğrudan konu edindiği ya da dahil ettiği değil, muhtemelen sadece Ankara’da yaşamış olanların hissedebileceği bir Ankara’yı dokularına sindirdiği yazılarını/kitaplarını da okuyacağım.

Bu okumalarıma Batur’dan başkalarının aktarımıyla Karasu’nun yaşadığı Ankara’ya dair tuttuğum notlar da eşlik edecek.

Bilge Karasu’nun “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” yazısı ilk olarak ŞEHİR dergisinin Mart 1987 sayısında basılmıştı. 

Bugün sayfalarını “hey gidi günler” ruh haliyle karıştırdığım ŞEHİR dergisinin bu ilk sayısını edindiğimde, 12 Eylül ortamının boğuculuğundan ziyadesiyle etkilenmiş ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde öğrenciydim. 

Mimarlığı hayal etmeyi, inşa etmeye tercih edeceğim o yıllarda ortaya çıkmıştı. Tasarım stüdyosu yerine kütüphanede geçiriyordum zamanımın çoğunu. 

Bir yandan da, Viyana’da arkeoloji okumak gibi bir hayale ve hiç bilmediğim bir dile sığınarak Goethe Institut’a, o zamanki yaygın adıyla Alman Kültür’e gidiyordum. 

Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan Kültür Dernekleri/Merkezleri o yıllarda sadece dil eğitimleriyle değil, kütüphaneleri ve film gösterimleriyle de Ankara’yı ve genelde hayatı dayanılabilir kılan yerlerdendi benim ve benim kuşağım için.

Ve bugün Goethe Institut’da, serginin olduğu mekâna açılan oditoryumda, sanki o zamanlardan bir Fassbinder filmleri gösterimi öncesinde, yakın dostu Murathan Mungan’ın boynunda kefiyesiyle moderatörlüğünü yaptığı bir panelde, dinleyici olarak önlerde bir yerde otururken gördüğümü hatırlıyorum Bilge Karasu’yu, o fotoğraflarından aşina olduğum gülüşüyle çevresini sarıp sarmalamış öğrencilerine, arkadaşlarına doğru bakarken, konuşurken.

Sergi çıkışında hemen gidip bulduğum Nilgün Sokak’taki evinden, kesiştiği sokaktaki kendi evime doğru yürümeye başlamadan önce kapısını çalıp onu akşam yemeğine bize davet ettiğimi hayal ediyorum.

Hiç tanışmadığım Bilge Bey ile böyle bir komşuluk hissi bana bu yeni Ankara dönemimde tuhaf bir şekilde iyi geliyor.