Bugün 17 Kasım 2024 Pazar

Saat 16:30

Ankara’da hava serin ve yağmurluydu fakat bugün biraz açtı 

Ankara’dayım.

Mahallemin parkı Seğmenler’de turluyorum.

Sakinliğine, sessizliğine, tenhalığına şaşırmadan edemiyorum. 

Böyle bir parkı İstanbul’da hayal etmeye, metrekareye düşebilecek insan sayısını, o sayının karşılığı yaygarayı, kargaşayı kestirmeye çalışıyorum bir yandan da.

İstanbul’u alıp Ankara’ya yerleştiren böyle kolajlar yapmayı denemeliyim mutlaka.

Video: Yahya Dai

Kasım ayı başlarken yine bir tren yolculuğu yaparak geldim İstanbul’dan.

Vagona adımımı atmamla gözgöze geliverdiğim ilkokuldan sınıf arkadaşım (evet, müzisyen) Yahya Dai ile karşılıklı koltuklara geçip hiç susmayarak, bol bol gülerek, az biraz hüzünlenerek, hatırlayabildiğimiz sınıf arkadaşlarımızı, mecburen hatırlayıp tekrar unutmak istediğimiz öğretmenimizi anarak çarçabuk geçiveren bir yolculuktu. 

Çocukluğumuzun, gençliğimizin tren yolculuklarını da konuştuk tabii, o zamanların trenlerini, çıkardıkları sesleri, yaptıkları rötarları, sigaralı, içkili vagon restoranlarını, Ankara Garı’nı, Haydarpaşa’yı, Haydarpaşa’ya yaklaşırken durdukları, durmadıkları istasyonların binalarını, tüm o yolculuklardan bir anda çekip çıkardığımız anılarımızı.

Video: Yahya Dai

Bir yandan da, vagon pencerelerinden hızla akıp giden, değişen peyzaja baktık yol boyunca, onu da aramıza, sohbetimize katarak.       

Tren Rayları kitabında Anne Michaels’ın John Berger ile paylaştığı yorumundan esinlenerek (s.21), acaba bizim de Türkiye’deki, “hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon”a ait olduğumuzu ileri sürebilir miyim?

Daha önceki yolculuklarımdan birinde tespit etmiştim Oruç Aruoba’nın şiirlerinin ve Yıldırım Arıcı’nın siyah-beyaz fotoğraflarının müthiş kitabı Doğançay’ın Çınarları’nın tren istasyonunu. 

Fakat istasyon binasının önünden hızla geçip giderken Doğançay’ın Çınarları arasından kurumuş, soyulmuş gövdelilerini seçebilmiştim sadece.

Fotoğraflarını çekmiş, sonra da silmiştim.

Artık başımı çeviriyorum Doğançay’dan her trenle geçişimde.

Ve o çınarların nasıl, neden yok olduklarını sorup, soruşturup öğrenmek de içimden gelmiyor.

Seğmenler’de ağaçların etrafında dolanırken bir yeşil papağan, bir de sincap görüyorum. 

Mimarlık tarihi üzerine yazan biri olarak ağaçlara nasıl bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi ve onlarla birlikte mimarlık tarihine de nasıl başka türlü bakabileceğimi, yaklaşabileceğimi araştırıyorum bir süredir.

Pergamon sunağının yerinde yetişmiş üç fıstık çamı üzerine “European Architectural History Network” (EAHN) tarafından 2021 yılında düzenlenen konferansta yaptığım sunum, bu konudaki ilk denememdi.

İkincisi, diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”nde, “Taksim Gezi Parkı ve Ayasofya Ağaçlarının Yanında Yazmayı Denemek” başlığıyla yayımladığım üç yazıdan oluşan bir seriydi.    

Yine bir Ankara-İstanbul tren yolculuğu sırasında aldığım ve kabul ettiğim davetle bir kitap için hazırlıklarına başladığım yazıda ise, ODTÜ’nün ağaçlarına ve ormanına sokulmaya, dokunmaya çalışacağım, bakalım.