Bugün 18 Eylül 2024

Saat 16:50

Ankara pek özlediğimi fark ettiğim o yumuşak sonbahar ışığına bulanıyor artık

On yıl önce Ankara’dan İstanbul’a taşındığımız Temmuz gününün akşamüstü saatlerinde, biralarımızı içtikten sonra begonvillere baka baka, sevgili abim Halûk Enginsoy ile birlikte yaptığımız Moda turunu hatırlayarak … 

Ankara’dayım.

Ama bu yazımı yazarken İstanbul’da, Moda’da olduğumu hayal ediyorum.

Osman Zeki Üngör ve Hüseyin Bey sokaklarının kesişimindeyim.

Ve tam karşıma, Moda Çay Bahçesi’nin ardına, denize bakıyorum.

Sağımdaki, denize daha yakın köşede Moda Parkı’nın girişi var. 

Diğer üç köşeyi ise üç apartman tutmuş. Solumdaki ikisi kaldırımlara bitişik, diğeri bahçe içinde.

Melek Celâl’ın bir dönem yaşadığı bu apartmanlardan birinin yerindeki köşkün izinde yolumu sık sık bu kesişime düşürdüm İstanbul’da olduğum yaz aylarında.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde geçtiğimiz yılın son günlerinde “Unutulmuş Bir Cumhuriyet Kadını: Bütün Yönleriyle Melek Celâl” başlıklı bir sergi açılmıştı. Çok yoğun geçen bir dönemime rastladığından süresi uzatılmasına rağmen maalesef görememiştim bu dikkat çekici sergiyi.

Fakat İstanbul’a gelmeden kataloğunu edinmiş, okumaya başlamıştım, şimdi de devam ediyorum.

1896 ve 1976 yılları arasında yaşamış Melek Celâl’in sanatsal ve entelektüel üretimini zengin tarihsel bağlamı içinde inceleyen katalog, müzenin müdürü ve serginin küratörü Dr. Nazan Ölçer’in “Önsöz”’ünden sonra Namık Sinan Turan’ın “Melek Celâl Sofu ve Bir Kuşağın Hikâyesi”, Gizem Tongo’nun “Melek Celâl Sofu, Kadın Ressamlar ve Osmanlı’nın Son On Yılı”, Ahu Antmen’in “Bir Varmış Bir Yokmuş: ‘Ressam Bayan Melek Celâl”, Nazan Bekiroğlu’nun “Ressam Melek Celâl ve Şair Nigâr Hanım”, Mehmet Samsakçı’nın “Hatıralar, Anekdotlar, Mektuplar Işığında Yahya Kemâl-Melek Celâl Dostluğu” ve Ömer Faruk Şerifoğlu’nun “Melek Celâl Sofu’nun Yazdıkları ve Düşündükleri” başlıklı yazılarını kapsıyor.

Melek Celâl’in sergide yer alan karakalem/renkli kuru boya/pastel/mürekkep/suluboya portreleri/figürleri, peyzajları, enteriyörleri ve natürtmortları, eskizleri ve etütleri, yağlıboya portreleri ve natürmortları ile bir de bronz büst, kataloğun “Eserler” bölümünde görülebiliyor.

Erken yirminci yüzyılda, yurtdışıyla sosyal ve kültürel bağ kurulmasını sağlayan kartpostal yazışmalarını örnekleyen, Melek Celâl’in özellikle Avrupa’dan, sanatçılardan ve edebiyatçılardan aldığı kartpostallar kendi içinde çok ilginç bir konu olarak “Melek’in Koleksiyonları” bölümünü oluşturuyor.

“Melek’in Albümünden” bölümü ise, çocukluğundan itibaren Melek Celâl’i tek başına, annesi ve babasıyla, ilk eşi Celâl Sofu ve oğlu Ziya ile, arkadaşları ve dostlarıyla, muhtelif iç mekânlarda piyanosunun başında, ziyaretlerde ya da davetlerde, fotoğraf stüdyolarında, Moda’daki kendi köşkündekiler de dahil, balkonlarda, verandalarda, bahçelerde, denizde ve plajlarda, kayak merkezlerinde gösteren siyah-beyaz fotoğraflarla, Floransa, Roma ve Venedik’ten ve tabii İstanbul’dan kendisinin çektiği yine siyah-beyaz fotoğrafları içeriyor.

“Görünenin Ötesinde Melek” başlıklı sonraki bölüm de, Melek Celâl’in birkaç yağlıboya portre ve natürmort tablosunda uygulanan, Sakıp Sabancı Müzesi’nin daha önce Osman Hamdi Bey’in ve Abdülmecid Efendi’nin bazı eserleri için de yaptığı, X-ışını görüntüleme tekniğiyle pigment ve temel bileşenler analizlerinden oluşan bilimsel araştırmayı belgeliyor.

Melek Celâl’in yaşamını, sanatsal ve ayrıca Türk el sanatları, İstanbul’un mimarisi ve ağaçları gibi konulardaki yazılarından ve kitaplarından oluşan entelektüel üretimini kapsamlı bir “Kronoloji” içinde, yararlı bir “Kaynakça” sunarak sonlanıyor Unutulmuş Bir Cumhuriyet Kadını: Bütün Yönleriyle Melek Celâl. 

Melek Celâl’in resimlerini incelerken kataloğu, Ekim 2021 ve Mayıs 2022 arasında Meşher’de, Deniz Artun’un küratörlüğünde düzenlenmiş “Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” (“I-You-They: A Century of Artist Women”) başlıklı serginin kataloğunun yanına yerleştiriyorum. 

O sergideki iki yağlıboya portresini, iki yağlıboya nü ve iki yağlıboya natürmort tablosunu hemen hatırlıyorum Melek Celâl’in. Ayrıca onunla ilgili gazete haberleri ve onu atölyede çalışırken gösteren fotoğraflar ile resim yapan “hanım eli” notu düşülmüş karakalem bir eskiz gibi bazı arşiv malzemesini de ilk defa bu katalogda görmüş olduğumu fark ediyorum. 

Böylece iki katalogdaki Melek Celâl’i birleştirip yüzyılın pek çok sanatçı kadınıyla birlikte daha geniş bir çerçeve içinden bakabiliyorum ona.

Kaynak: İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu – Talat Albayrak Bağışı

Melek Celâl sergisinin kataloğundan öğrendiğim pek çok ilginç bilgi arasında beni özellikle heyecanlandıran, onun bir dönem Moda’da, hem de mimari özellikleriyle dikkat çekici bir köşkte yaşamış olduğuna ilişkin.

Katalogda bu köşkün Villa Wohl olarak bilinen ismini ve çarpıcı mimari detaylarını, İBB Atatürk Kitaplığı Kartpostal Koleksiyonu’ndan benim de eriştiğim bir kartpostal belgeliyor. 

Kendi içinde çok ilginç bir kartpostal bu ayrıca. Üst kat balkonundan fotoğrafçıya yani bize bakıyormuş hissini veren melon şapkalı, beyaz gömlekli ve kravatlı bir adamla onun hafifçe önünde duran bir kadın ve ağaçlarla sarmalanmış alt kat balkonunda sokaktan geçenlere bakan yine beyaz gömlekli, kravatlı ve ayrıca yelekli, melon değil de fötr şapkalı bir adam ilgimi çekiyor hemen. Bir de üst katta açılmış bir pencere var, arkasında da sanki belli belirsiz biri. Kim olduklarını, o villada yaşayıp yaşamadıklarını merak ediyorum haliyle. 

Özellikle pencerelerinde ve bezemelerinde sezilebilen, biraz Art Nouveaumsu, biraz da sanki doğu Avrupa/Balkanlar gibi bir coğrafyayı çağrıştıran eklektikliğiyle İstanbul’un ahşap köşkleri tarihinde nasıl bir yeri olduğunun ayrıca araştırılması gerekiyor Villa Wohl’un.

Katalogdaki birden çok yazıdan öğrendiklerimi birleştiriyorum ve Celâl (Sofu) Bey ile 1917 yılında evlendikten sonra yaşamaya başladığı sonucunu çıkarıyorum Melek Celâl’in bu köşkte.

Fakat anlayabildiğim kadarıyla, evlenmeden önce de Moda’yı gayet iyi biliyor, hatta bir Modalı sayılabilir. Anneannesi Eşref Hanım’ın Moda’da bir köşkü var ve onun verdiği müzikli, sohbetli salon davetleriyle biliniyor bu köşk. Eşref Hanım’ın yakın dostu olarak bu davetlere sık sık katılan Şair Nigâr Hanım, Melek Celâl’i o köşkte tanıyor ve onu resim yapmaya teşvik ediyor (Nazan Bekiroğlu, s.100-105 ). Melek Celâl’in kültürel ve sanatsal birikiminin mekânsallığını ortaya koyan bu bilgilere asker olan babasının görevi gereği uzun süreler İstanbul dışında olma zorunluluğunu katarak, en azından belli zamanlarda annesiyle birlikte anneannesinin köşkünde yaşadığını tahmin ediyorum Melek Celâl’in.

Şu ana kadar Eşref Hanım’ın köşkünün Moda’daki yerine dair edindiğim tek bilgi, Turgut Çeviker arşivindeki Melek Celâl’e ait belgelerden “1936” notu düşülmüş bir ölüm ilanında Eşref Hanım’ın “Moda Çayırı”ndaki köşkünde vefat ettiğinin duyurulması (Turgut Çeviker, s.128-129). Defterime yeni bir araştırma konusu olarak not ediyorum bu köşkü. 

İçinde yetiştiği böyle bir salon kültürünü evlendikten sonra kendi köşkünde sürdürüyor Melek Celâl. Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı, Albert-Louis Gabriel, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimleri ve daha nicelerini buluşturuyor Villa Wohl’de (Ahu Antmen, s.58).

Kaynak: Turgut Çeviker, “Melek Celâl’in Evrak-ı Metrukesi”, Arredamento Dekorasyon, 1991/5, s.128/r.4

Öyle görünüyor ki, Melek Celâl köşkündeki bir mekânı da özel atölyesi olarak kullanıyor.  

Katalogda da yer alan Turgut Çeviker arşivindeki bu fotoğraf muhtemelen bu atölyeyi gösteriyor (Ahu Antmen, s.75). İbrahim Çallı ve Roman Bilinski, Moda’nın tanınmış Levanten ailelerinden birine mensup Daphne Le Fontaine’nin portresini ve büstünü çalışırken atölye önlüğünü giymiş Melek Celâl de onlara eşlik ediyor, Çallı’nın portresini yakından izliyor. 

Melek Celâl, eşini 1946 yılında kaybettikten ve Dr. Arno Eduard Lampé ile ikinci evliliğini 1956 yılında yaptıktan sonra Münih’e taşınıyor. Dolayısıyla, sanatsal üretiminin en verimli olduğu 1920’ler ve 1940’lar arasındaki dönemini Villa Wohl’deki atölyesinde geçiriyor.

Ve atölyesini açtığı dostları arasında Çallı ve Bilinski’den başka Burhan Toprak, Nazmi Ziya Güran ve Louis Süe gibi isimler de yer alıyor (Ahu Antmen, s.76, 78).   

Kaydıma burada bir ara veriyorum, birkaç gün sonra devam etmek üzere…