Saat 14:05
Ankara birkaç gündür yağmurlu, bugün serin de







Geçen yılın Kasım ve Aralık ayları arasında, Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı/Aynalıgeçit’te Sanat Kritik ve Metis Yayınları ortaklığında düzenlenmiş “Bilge Karasu Günleri”nin parçası bir sergi açılmıştı.
O sıralarda Bilge Bal ve ben de, “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” başlıklı Arredamento Mimarlık – Tasarım Kültürü Dergisi dosyamızı toparlama, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi sergimizi de kurgulama heyecanı içindeydik.
Türkçe çevirisinden okumadığım birkaç Calvino kitabını İstiklâl Caddesi’ndeki YKY’nın kitapçısından aldığım gün, Karasu’nun sergisini de görmeye gitmiştim. Karasu’yu (“Haritada Bir Yolcu”, “Yeni Dünya Ne kadar da Yeniydi!” ve “Trajanus Sütununun Anlattığı Öykü” başlıklı), üç denemesini çevirdiği Calvino ile buluşturacaktım böylece.
Ne kadar isabet etmişim.
Kitapları ve kitaplarının üretimleri ile ilgili notları kadar, o günlerde Calvino’nun mektupları üzerine Arredamento Mimarlık dosyamız için yazdığım yazıyı bitirmeye çalıştığımdan, Karasu’nun aldığı ve gönderdiği mektupları, mektupların zarflarını, kartpostalları büyük bir merakla incelemiştim. Daha önce karşılaşmadığım defterleri, görmediğim fotoğrafları ve hiç bilmediğim çizimleri de Karasu ilgimin canlanmasında etkili olmuştu.
Birkaç ay sonra sergi sırası bize, Calvino’ya geldiğinde, yanımda Karasu’nun kitaplarını taşımaya başlamıştım bu defa.

Bu kitaplardan bir önceki kaydımda bahsettiğim Enis Batur’a Mektuplar – Ankara Yazıları, Ankara’yla aramdaki zayıflamış, hırpalanmış bağı onarıp yenilemeye çalıştığım bir döneme denk geldi. Uzun bir zamandan sonra tekrar okumaya başladığım Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nun ise, hem ailemin hem de İstanbul’daki son on yılımın tarihine seslendiğini hissettim.
Böyle bir hissin etkisiyle, Meşrutiyet Caddesi’nin, aileminkinde değil ama kendi Beyoğlu tarihimde nasıl özel bir yeri olduğunu fark ettim. İkisi yanyana olmak üzere, bu cadde boyunca dizilmiş üç binadaki üç kurumda düzenlenmiş üç sergiyi defalarca görmüş, sonunda da üç sergi yazısı yazmıştım.
Şimdi de benim bir sergim vardı, yine aynı caddeye yerleşmiş başka bir binadaki başka bir kurumda, Bilge Bal ve Orhan Cem Doğan ile birlikte düzenlediğim.
Kısacası, Karasu’nun yine Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nda sorduğu “Hepimiz belli bir yaşa geldikten sonra ‘tarih’lerimizi yazmağa merak mı salıyoruz ne?” (s. 76) sorusunu doğruluyor bugünkü uzun kaydım.






Sergi yazılarımdan Sibel Acar’la birlikte ürettiğim “Duvarlardaki İzler: Mübin Orhon’un Renkleri, Phoebe Cummings’in Bitkileri” başlıklı ilki, 2022 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında Galerist’te düzenlenmiş “Ben Aynayım, Gümüş ve Berrak” isimli sergi üzerineydi.
Mübin Orhon’un soyut renk katmanlarından oluşan guaş resimleriyle Phoebe Cummings’in ham kilden üretilmiş bitki-nesnelerini biraraya getiren sergiyi Virginia Woolf’un “Duvardaki İz” (1917) öyküsünden esinlenerek yorumluyordu.





Galerist’in bitişiğindeki Pera Müzesi’nde Ekim 2023’te açılan ve halen devam eden “Tam Yerinden: İstanbul’a Panoramik Bakışın Tarihi” isimli sergi hakkındaki yazımı ise Yağmur Yıldırım’la birlikte yazdım.
“‘İstanbul’u ‘Gözümsemek’: İstanbul’daki Güncel İstanbul Sergileri Üzerine Notlar” başlıklı bu yazı, geç 15. yüzyılla erken 20. yüzyıl arasındaki sürede İstanbul görünümlerinin tarihsel gelişimini kapsamlı ve değerli bir arşiv malzemesi üzerinden panoramaya odaklanarak sunan sergiyi bir süredir peşpeşe açılan başka İstanbul sergileriyle birlikte ele alıyordu.





Birkaç bina ilerideki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde Ocak 2023 ve Nisan 2024 arasında ziyaret edilebilen “Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918-1923” isimli sergi hakkındaki yazım da “İşgal Altındaki Meşgul İstanbul’un Meçhul Eşkalini Haritalandırmak” başlığını taşıyordu.
İstanbul’un bu hak ettiğince bilinmeyen çok halklı, çok aktörlü, çok dilli, çok sesli, çok kasvetli ama çok dirençli ve çok hareketli dönemine yakışır çeşitlilikte, zenginlikte ve yoğunlukta arşiv malzemesinden oluşan sergiyi de, evet, Calvino’nun “Haritadaki Yolcu” denemesine bağlayarak (hatta İngilizce çevirisini kullansam da, Bilge Karasu’nun Türkçe çevirisine de göz atarak) değerlendiriyordu (bu sergi, Gezgin Kayıtlar’ın 16 Haziran 2023 tarihli turunun konusuydu).



Sergilerin düzenlendikleri yapıların tümü, Meşrutiyet Caddesi’nin 19. yüzyıl boyunca geçirdiği değişimle birlikte ortaya çıkmıştı.
Galerist’in bulunduğu yapı bir pasajdı. Passage Petit-Champs şeklindeki kısaltılmış Fransızca ismi, girişinin üstüne işlenmişti. Bu haliyle, Meşrutiyet Caddesi’nin de ismiyle kesişiyordu: Grand rue de Petit-Champs. Yapının kısaltılmamış ismi, Passage Petit-Champs des Morts ise, bölgenin geçirdiği dönüşümle yavaş yavaş kaybolana kadar Kasımpaşa’ya doğru inen müslüman mezarlığına bir atıftı. Daha sonraları inşaat/bina sahiplerinin isimleriyle Pinto-Fresko ya da sadece Fresko Pasajı olarak anılmaya başlamıştı. Bir zamanlar Meşrutiyet Caddesi’yle Deva Çıkmazı’nı bağlayan pasajın giriş katında yine bir zamanlar, izini yapının duvarlarına bırakmış bir kahvehane-birahane de dahil, dükkanlar, üst katlarında da apartman daireleri bulunuyordu.
Kesin inşaat tarihi ve mimarı bilinmeyen pasajın bitişiğindeki bugün Pera Müzesi’nin olduğu yapı ise, 1893 yılında hizmete açılan ve mimarı Achille Manoussos olan Bristol Oteli’ydi.
Mimarı Guglielmo Semprini’nin isminin cepheye işlendiği 19. yüzyıl sonlarında inşa edilmiş Rossolimo Apartmanı olarak bilinen yapıda da, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bulunuyordu.






Bahsettiğim üç yazım da, o üç sergiyi, bu üç yapının ve Meşrutiyet Caddesi boyunca şekillenmiş yakın çevrelerinin tarihleriyle ilişkilendirerek inceliyordu.
Mübin Orhon’un resimleri sergilendikleri galerinin zaman içinde aşınmış, kazınmış, soyulmuş, solmuş duvarlarına ve farklı renklerdeki işlemeyle, boyayla, yamayla, lekeyle kaplanmış tabakalarına sızıyor, o canlı dokuya karışıyordu. Phoebe Cummings’in bitki-nesneleri de bir zamanlar orada olan Tepebaşı mezarlığındaki ve bahçesindeki bitkilerin belleğini galeri mekânına taşıyor, o duvarlarda yetişiyor sonra da kuruyordu, belki de yenilerine yer açmak için.
Çok geniş bir zaman aralığından seçilmiş İstanbul görünümleri ve özellikle İstanbul panoramaları ise İstanbul’a bakmanın geçmişini bugüne bağlarken serginin olduğu yerin kendisinin de bu bağlama yerleştirilebileceğini gösteriyordu.
Benzer şekilde, işgal altındaki İstanbul’un sosyal/kültürel/siyasi/askeri haritasını çizen sergi de, içinde olduğu yapının yerini bu haritada araştırmaya davet ediyordu ziyaretçileri.







Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nu okuyup da kendi Beyoğlu tarihimin peşine düştüğüm sıralarda, Calvino sergisini düzenlediğimiz Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin de tarihine merak salmıştım. Ve bir gün binanın girişinde, asansörün karşısındaki duvara çerçevelenerek asılmış birkaç görsel belgenin farkına varıverdim.
Birinde, siyah-beyaz bir portre fotoğrafı göze çarpıyordu, “Filosof yazar Dr. M. O. Albukrek 1928-1978 seneleri arasında bu binada yaşamıştır” notuyla birlikte. Fotoğrafın altında da iki eskiz vardı. Soldaki, yapıyı Meşrutiyet Caddesi ile Yemenici Abdüllatif Sokağı köşesinden, sağdaki ise, merdivenli Şimal Sokak’ın tam karşısından gösteriyordu. Her ikisinin de altında “çocukluğunu ve ilk gençliğini burada geçiren Musa Albukrek’in çizgileriyle baba evi” açıklaması eklenmişti.
Diğer çerçevelenmiş belge, 20. yüzyıl başlarında çekildiğini tahmin ettiğim siyah-beyaz bir fotoğraftı. Yine Şimal Sokak’ın merdivenlerinin üstünden yükseliyordu Kıraathane’nin yapısı.
Daha önceden bildiğim bir kitap, İstanbul Apartmanları ise, binanın girişindeki kafede gözüme çarpmıştı Kıraathane’ye ilk gelip gitmeye başladığım zamanlarda. Başka bir gün de, kitaptaki “Albukrekler ve Albukrek Evi” başlığı altındaki bölümü okudum bir çırpıda ve yapının tarihi ve mimarı hakkında değil ama sahipleri hakkında gayet ilginç bilgiler öğrendim.
Fakat bir “Edebiyat Evi”ne dönüşen Albukrek Evi’ne duyduğum merak devam ediyor hâlâ.













Kıraathane’nin birinci katındaki üç odaya yerleşen Calvino sergimizi, işlerin hem birbirlerine göz kırpıp laf attığı hem de bu odaların mekânsal özelliklerini vurgulayıp kendilerinin parçası kıldığı bir kurgu içinde tasarlamıştık. Bazıları zaten mekâna özgü işlerdi. Böyle olmayan diğerleri ise zaman içinde öngörmediğimiz bir şekilde mekânla birleştiler, bulundukları odalardan diğer odalara ve hatta yapının dışına, Yemenici Abdüllatif Sokağı’na ve Meşrutiyet Caddesi’ne doğru açıldılar, aktılar.
Onların da izleri Kıraathane’ye ve çevresine sindi böylece.



Kaynak: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü – FKA009419 (sol) FKA009410 (sağ)
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde düzenlenmiş “Meşgul Şehir” sergisinde karşıma çıkan bu belgenin ve Meşrutiyet Caddesi’nin yine İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivindeki biri kartpostal, bu iki siyah-beyaz fotoğrafının izinde tramvayın İstanbul’daki tarihinin peşine düşme zamanı artık.
Hem atlı hem de elekrikli tramvayı, hem Meşrutiyet Caddesi’nden geçeni hem de Kadıköy ve Moda arasında tur yapanı görmeye, göremesem de öğrenmeye İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi’ne gideceğim en kısa zamanda, bir sonraki kaydımı tutmaya.