Bugün 4 Ağustos 2023 Cuma

Saat 20:30

Hava hâlâ çok sıcak

Masamın başındayım.

Bugün tramvay turu yapmaya ne fiziksel ne de ruhsal durumum el verdi.

Sadece biraz önce kısa süreliğine dışarı çıkıp sokağımda aşağı yukarı şöyle bir yürüdüm.

Kedilere mama ve su verdim.

Biraz da fotoğraf çektim.

Bu sabahtan itibaren çalışma odama birkaç odalık uzaklıktaki bir bina yıkılmaya başladı, balyozla. 

Çok yakında onun karşısındaki bina da yıkılacak.   

Giderek korkunçlaşacak bu yıkma ve ardından da inşa etme seslerine nasıl dayanabileceğimi kara kara düşünürken, öğle saatlerinde Kadıköy Belediyesi’nden bir “Tebliğ Mazbatalı Zarf” aldım imza karşılığında.

Bu resmi ve pek ciddi evrakı teslim eden postacı (evet, kargocu değil), “apartmanınız yıkılıyor mu” diye sordu ben imzamı atarken. Anlamadım pek ne sorduğunu, belki de yıkma seslerini kastediyordu. Her neyse, “bizimki değil, iki bina yanımızdaki” dedim önce, “tabii bizimkine de ne olur bilinmez” diye ekledim hemen, güya temkinli bir tavırla.

Zarftan çıkan Türkçesi berbat bilgilendirmeyi okuduğumda anladım aslında ne demek istediğini.

Evet, artık zor bir süreç başlıyor bizim için de, binamız için de. 

Yapıların özenle bakımlarını yapmanın, onları onarmanın, iyileştirmenin, güçlendirmenin artık mimarlığın birincil görevi olması gerektiğine dair derin inancım, bakalım içinde yaşadığımı kurtarabilecek mi?

Filarete ismiyle bilinen 15. yüzyılda yaşamış Floransalı mimar Antonio di Piero Averlino, doktora tezimin de konusu olan mimarlık kitabında, bir yapıyı doğan, büyüyen ve ölen yani canlı bir insan bedeni olarak tanımlar.

Pek çok yönden incelenebilecek ve yorumlanabilecek (nitekim benim de incelediğim ve yorumladığım) bu tanıma göre, yapının sağlıklı ve uzun ömürlü olabilmesi iyi beslenebilmesine yani iyi bakılıp, onarılıp korunmasına bağlıdır. 

Fakat er ya da geç ölümü kaçınılmazdır.

Ölüm nedeni olarak saydıklarından biri, ne zaman depreme dayanıklılık testinden geçmiş bir bina görsem aklıma geliyor.

Filarete’ye göre bu doğal bir ölüm nedeni değil. 

Bir yapıya bilinçli bir şekilde zarar vermek demek bu. 

Duvarlarında delikler açıp onu hasta ederek, çürüterek, içten içe yıkarak yavaş yavaş öldürmek demek.

Depreme dayanıklılık testinin duvarlarında delikler açtığı, parçalar kopardığı binalar da bu testten geçmeyi tabii ki asla başaramadıklarından sonu yıkımlarıyla biten bir sürecin içine giriyorlar.

Daireler boşalmaya başlıyor yavaş yavaş. Ama sonuna kadar direnen bir daire mutlaka çıkıyor.

Perdelerden anlaşılıyor bu durum en iyi. Birden gözünüze çarpıyor pencerelerin tuhaf yerlerini kaplayan, ne kapatan ne açan perdeler.

Sonra binanın çevresinde ufak tefek çöpler birikmeye başlıyor.

Köşelerdeki bitkiler kuruyor. 

Çöpler gittikçe irileşiyor, çeşitleniyor, boşalan dairelerden taşınmaya değer bulunmayan eşyalar yığılıyor sokağa, tıpkı hayvanların ve insanların ölmeden hemen önce vücutlarından attıkları sıvılar gibi.

Derken sıra doğramaların, kapıların, sabit her türlü aksamın sökülmesine geliyor.

Ve yıkımdan önceki o birkaç günde içlerini açıyorlar, alın, buyurun, bakın diye, Rönesans’ın anatomi kitaplarındaki bedenler gibi. 

Ve tüm o evlerin kesitleri çıkıyor ortaya, tavanlarındaki süslemelerle, duvarlarındaki posterlerle, sökülmemiş lambalarla, kırık dökük mobilyalarla, kapakları açık balkon dolaplarında bırakılmış bazılarının içleri dolu kavanozlarla.

O son birkaç gün kedileri ağırlıyorlar bir de.

Eve girerken gözüm yine o plakaya takılıyor.

“Bu apartmanda ikamet edenlerin afet ve acil durum toplanma alanı Kadıköy Anadolu Lisesi Bahçesidir” yazıyor bu plakada.

Evet, birkaç yıldır kentsel dönüşüm projesi nedeniyle inşaatı devam eden Kadıköy Anadolu Lisesi’nden bahsediyor.

Yani bahçesi bizim ve mahalledeki diğer binalarda yaşayanların değil de, iş makinalarının toplanma alanı olan Kadıköy Anadolu Lisesi.

Neyse, onlara bir şey olmasın da, daha çok inşaatta lazım olacaklar.