Saat 17:10
Hava geçen haftadan beri çok denebilecek kadar sıcak fakat neyse ki birkaç gündür rüzgârlı, nefes alınabiliyor.



Altıyol durağındayım.
İrili ufaklı, farklı yoğunluktaki altı yolun kesiştiği Boğa heykelinin yanından Bahariye’ye doğru kıvrılan tramvay güzergâhının solunda yükselen Surp Levon Kilisesi’nin hemen ilerisinde bu durak.
Heykeli de, kiliseyi de başka turlarıma saklıyorum.


Bugün tam karşımdaki bir pastaneyle ilgileniyorum.
Adı Ankara Pastanesi.
Dokuz yıl önce doğmadığım ama büyüdüğüm yani okuduğum ve çalıştığım Ankara’dan doğduğum ama büyümediğim İstanbul’a taşındığımda hemen fark etmiştim onu.
O zamanlar vitrininde eski oyuncaklar ve şimdi tam hatırlayamadığım kırtasiye malzemesine benzer nesneler vardı.
Pastaneden çok Moda’nın ara sokaklarında rastladığım muhtelif “vintage” eşya satan dükkanların taşralı hatta uzaylı akrabası gibi görünüyordu.
Bahariye’nin o cangıl cungulu içinde hiç olmamış bir geçmiş zamandan kalmış gibiydi, tuhaf, sessiz, sakin.
Gözlerimi yaşartacak kadar Ankara’ydı.


Yakın bir zamanda el değiştirmiş muhtemelen, vitrini tamamen farklı, artık bir pastane olmuş.
Yanına yaklaşmıyorum, sadece böyle uzağından bakmak istiyorum.
Ve dokuz yıl önce İstanbul’a hep birlikte taşındığımız dört kedimizi anıyorum, Cadı’yı, Isırcan’ı, Çakma’yı ve Oğluş’u.
Her biri beni Ankara’ya, Ankara’daki son iki evimize, üniversiteme, “ouzeri”mize, Ankara’nın sokaklarına, caddelerine bağlıyor.
Cadı, Tahran Caddesi’ndeki evimizin Karum’a bakan bahçesinde doğmuştu. Annesi ve kardeşleriyle koşturup oynama aşamasına yeni geçmişken yanıbaşımızda bir inşaat başladığında duymadığını anlamış, içeri almıştım, duymayan bir kedinin öyle bir ortamda bir gün bile yaşamasının mucize olduğunu düşünerek.
Isırcan’ı daha göbeği düşmemiş, gözleri açılmamış kadar küçükken, arkadaşlarımızla birlikte açtığımız Laterna’nın olduğu Tunus Caddesi’nin ortasında bir anda görüp, arabaları durdurup avucumun içine yerleştirmiştim. Başka bir arkadaşımızın kedisi süt annelik yapıp yaşattı onu, biraz büyüyünce kucağımda getirdik evimize.
Çakma, Ankara’daki son evimizin olduğu Turan Emeksiz Sokak’ın kedilerindendi. Yavruluktan çıkmaya başlamışken Laterna dönüşü bir akşam apartmanın paspasında yaralı bir halde buldum onu. İyileştikten sonra bir daha dışarı bırakamadım, o sokulgan peri kızı haline vurulup.
Oğluş ise bu kızlar grubuna yetişkin bir üye olarak katıldı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin girişindeki dev bitkilerden birinin dev saksısında kocaman göbeğini açmış uyurken gördüm onu bir kış günü fakat bir süre sonra üşüttü ve hastalandı. Alıp iyileştirdikten sonra onu da bırakamadım, belli ki çok ev değiştirmişti, tekrar değiştirmesine gönlüm razı olmadı.
Oğluş’u ve Cadı’yı geçen yıl birkaç ay arayla, Çakma’yı ve Isırcan’ı geçen hafta iki gün arayla kaybettik.
Onlarla birlikte benim de neredeyse yirmi yıllık bir dönemim kapandı, beni Ankara’ya doğrudan bağlayan bir dönem.
Artık bir İstanbulluyum, geçen yaz Karaköy’de, bir zamanlar Raimondo D’Aronco’nun ahşap camiinin olduğu yeşil alanda bulduğum Tıkır’la birlikte.



Birkaç gündür bana çok iyi gelen, İspanyolca ve Güney Amerika ilgimi de yeniden canlandıran Alejandro Zambra’nın Okumamak kitabını okuyorum.
Kavafis’in o pek meşhur şiirinden ödünç aldığı “Şehir Arkandan Gelecektir” başlıklı bölümde Zambra, kendisi gibi Santiagolu bir yazar olan Roberto Merino’nun bu şehir hakkındaki tespitlerini, yorumlarını, anılarını kendisininkilerle birleştirirken haliyle ben de Ankara’yı düşünüyorum.
En çok da “ondan (kendi kendimizden) kaçmak istersek arkamızdan gelecek olan şehir” (s. 85) sözünden etkileniyorum.



Ve bu sözün, bitişik sokağı sahiplenmiş, Cadı’yla Çakma’nın müthiş bir karışımı olan kediyle birkaç haftadır kurduğum ilişkiye, onu her görüşümde yaşadığım hisse çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Evet, Ankara gerçekten arkamdan miyavlayarak geliyor.