Saat 15:13
Hava bir açıyor bir kapıyor, rüzgârlı ve serin.



8 Mart’taki “Gezgin Kayıtlar”da yaptığım gibi, yine Bahariye durağından biniyorum tramvaya.
Karşımdaki Süreyya Operası’nda 42. İKSV İstanbul Film Festivali’nin açılış töreni yapıldı geçtiğimiz günlerde.
Bu sabah ben de birkaç yıl önce açılan Sinematek/Sinema Evi’ne bir festival filmi görmeye gittim.
Bu yerin ve özellikle Onat Kutlar sinema salonunun böyle isimlendirilmesindeki niyeti de yansıtan iyi bir belgeseldi: “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar.”
Sonra Kadıköy’ün iki sinemasına daha uğradım.


İkisi de 1960’ların önemli birer mimarî belgesi.
İlki, Kadıköy Sineması. İstanbul’un pasajlarıyla sinemalarının birleştiği yapılardan birinde. Mimarı Melih Koray.
Diğeri de Rexx Sineması. Rexx’in, isminin yazılışı da dahil olmak üzere, tarihi ayrı bir tur kaydını hak ediyor, şimdilik mimarının Maruf Önal olduğunu söylemekle yetineyim.
Birkaç yıl önce Kadıköy Sineması yeniden canlandı, bu yıl da Festival filmlerinin gösterildiği yerler arasında.
Hep Festival sinemalarından biri olmuş Rexx ise bu süre içinde çok üzücü bir şekilde kapandı. Akıbetini, yıkılacak-korunacak arasında gidip gelen haberlerden takip etmeye çalışmıştım bir ara. Sonra pes ettim.
Bugün daha da üzüldüm hâline, bakamadım bile doğru dürüst.
Güzelim asırlık Londra Çınarı ile kaçamak bir şekilde selamlaştım.
Girişindeki Afife Jale büstü ise uzun süre direnmişti, şimdi sadece kaidesi duruyor. Korumak ve başka bir yerde “sergilemek” için mi alındı yerinden, merak edemeyecek kadar yorgunum.



Rızapaşa durağında iniyorum tramvaydan.
Evden çıkarken bugünü bir sinema ve film günü ilan ettiğimden yanıma bir Metin Erksan kitabı almıştım: Aşktan Ölümden Başka bir Şey Kalmadı: Metin Erksan ile Söyleşiler.
Bugünkü belgeselde Erksan’ın bahsi geçti hâliyle, Sinematekçilerle (aslında kimseyle) ilişkisinin pek parlak olmadığını kitaptan hissetmiştim, doğruymuş.
Erksan’ın adı bu yıl Festival’de “İntikam Meleği-Kadın Hamlet” (1976) filmiyle de geçecek. Başrolünde oynayan Fatma Girik anısına restore edilmiş hâliyle gösterilecek bu film.
Kitabı elime alıyorum, hem bu hem de başka bir kült filmi, “Sevmek Zamanı” hakkında söylediği azıcık şeyi hızlıca gözden geçiriyorum ve denize doğru yürümeye başlıyorum.
Bir duvar resmine bakacağım şimdi.



O pek sevdiğim hırpalanmış Art Nouveau binanın önünden geçerken başka bir turumda Kadıköy-Moda’nın Art Nouveau binalarını kaydetmeye karar veriyorum.
Sonra bitişiğindeki otoparka yöneliyorum.
Otoparkın diğer yanındaki binanın yan cephesini boydan boya kaplayan “Sevmek Zamanı” duvar resminin karşısındayım şimdi.
Moda’da ve Yeldeğirmeni’nde, özellikle otopark hâline gelmiş alanları çevreleyen binaların cepheleri duvar resimleriyle kaplanıyor bir süredir. Çoğu bir festival kapsamında üretilmiş duvar resimleri bunlar. Başka bir tur kaydımın konusu da onlar olmalı.
“Sevmek Zamanı” ise MUBI ve Kadıköy Belediyesi işbirliğinin ürünü. Sanatçısı Furkan Nuka Birgün. 2021 yılının Eylül ayından beri orada.


1965 yılında çekilmiş “Sevmek Zamanı.” Onat Kutlar’ın Sinematek’inin, Kadıköy Sinemasının ve Rexx’in çağdaşı.
Dün akşam MUBI tarafından restore edilmiş kopyasını tekrar seyrettim ve yine o tuhaf çekimine kapılıp nasıl hem bu kadar derin derin nefes aldırarak sabır test edici hem de bu kadar büyüleyici olabildiğine inanamadım.
Meral’in (Sema Özcan) kocaman bir portre-fotoğrafı, onu tanımadan bu fotoğrafına aşık olan Halil (Müşfik Kenter) ve fotoğrafına aşık Halil’e aşık olan Meral arasında gelişen aşk üçgeninin, Meral’e aşık Başar’ın da (Süleyman Tekcan) katılımıyla bir kareye dönüşen trajik hikâyesini anlatıyor.
Böyle bir aşk çapraşıklaşmasının erken bir aşamasında Halil’in Meral’e hitaben sarf ettiği, biri duvar resminde de alıntılanmış, şu meşhur cümleler, görsel sanatlarda temsil/suret kuramının insan ve insan-olmayan arasındaki karşılaşmalara doğru nasıl açılabileceğini gösterdikleri için bence çok önemli: “Hayır, sana ait bir mesele değil bu. […] Resmin sen değilsin ki, benim dünyama ait bir şey […] Hayır, benimle resminin arasına girme […] Ben resmine aşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.”
Ayrıca filmdeki 1965 yılının İstanbul’undan seçilmiş, Büyükada’da bir köşk, Avrupa yakasından tarihî yarımadaya ve Marmara Denizi’ne bakan bir apartman dairesinin balkonu, Maslak’taki atış poligonu, surlar, camiler ve mezar taşları arasında kıvrılan, yağmurla ıslanan Arnavut kaldırımlı sokaklar ve kışa terk edilmiş sahiller ile bir orman ve göl arasında kurgulanmış mekânsal ilişkiler hâlâ çok etkileyici.
Peki, ya bu duvar resmi? Moda’nın denize ve tarihî yarımadaya doğru açılan sokaklarından birinde, bir zamanlar orada var olduğu, arazisini kaplayan otoparktan anlaşılan bir bina ve o yok olduğu için bitişiğindeki binanın ortaya çıkmış yan cephesini kaplayan bu duvar resmi? Acaba sadece filmin değil, filmin kentle kurduğu mekânsal ilişkinin de mi bir tür temsili?
Peki ya ben? Filmi değil, asıl bu duvar resmini mi seviyorum yoksa? Film aramızdan çekilse onu yine sever miyim?
Neyse, galiba duvardan uzaklaşmamın artık zamanı geldi.


22 Mart’ın “Gezgin Kayıtlar”ında konu edindiğim Kadıköy-Moda tramvayının hangarına doğru yürümeye başlıyorum.
Bir yandan da geçtiğimiz ay bu hangarın bir tür karşılığı olan Tünel’in İstiklal Caddesi’ndeki istasyon binası Metro Han’da düzenlenen “Kolektif ‘İyileşme’” başlıklı sergiyi düşünüyorum.
“Sevmek Zamanı,” Büşra Çeğil’in sergideki “Sleeping Panorama” isimli mekâna özgü kurulumunun bir parçasıydı, sesiyle ve görüntüsüyle.


