Bugün 30 Mart 2023, Perşembe

Saat 15:25

Rüzgârlı, serin fakat pırıl pırıl açık ve güneşli bir hava var.

Mühürdar durağındayım. 

“İstanbul” ve “ulaşım” sözcüklerini yanyana getirdiğimde, Mühürdar’ın bu uç köşesinin bir “cadde” olmasını da, bu “cadde”den bu ölçekte ve sakinlikte bir toplu taşıtın geçmesini de inanılmaz buluyorum.

Şimdi yaptığım gibi, böyle bir caddedeki böyle bir taşıtın durağında beklemeyi de öyle.

Durağa gelmeden önce Zeki Sayar’ın Batum Apartmanı’na uğradım yine. 

Akıbetinin Ocak ayı sonlarında haber olmasından beri kaç kere önünden geçtiğimi, durduğumu, baktığımı hatta mırıldanarak konuştuğumu hatırlamıyorum.

Uzunca bir süredir hazırlandığım “Gezgin Kayıtlar”a başlamaya da bu haber üzerine karar vermiştim. 4 Şubat’taki “Başlarken”in hemen ardından paylaşacaktım onunla ilgili yazımı.

Sonra savrulduk, 6 Şubat sabahı.

Aradan geçen zaman içinde yazdığım o ilk taslağı sayısız gözden geçirme, değiştirme ve düzeltme ile güncellemeye çalıştım. 

Habere duyduğum ilk tepki ise her şeye rağmen hâlâ aynı. 

Batum Apartmanı’nın depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle hakkında yıkım kararı çıkmasının ardından ilgili Koruma Kurulu’nca tescil edilmesi talebinin reddedilmesini kabul edilemez buluyorum.

Moda’nın her şeye rağmen en güzel ve en sakin sokaklarından Yeni Fikir Sokak’ın Hacı İzzet Sokak ile kesiştiği köşede Batum Apartmanı. 

Arkitekt dergisinde, 1940 yılının son sayısında, zemin ve birinci kat planlarıyla dört fotoğrafı eşliğinde “Bir Kira Evi (Kadıköy)” şeklinde sunuyor onu Zeki Sayar. 

Her katta 230 metrekarelik tek daire olduğunu öğreniyoruz bu yazıdan. Giriş kısmında üç salon (zemin kat)/misafir odası, salon, küçük salon (birinci kat) ile mutfak ve misafir tuvaleti var. “İkamet kısmı” ise üç yatak odası, bir hizmetçi odası, bir banyo ve kilerden oluşuyor. 

Denize ve o zamanlar hemen önündeki Mühürdar gazinosunun bahçesine açılan geniş cephesi de, köşeleri dönen sütunlu ferah balkonlarıyla en tipik özelliği.

6 Şubat’ta çok geniş bir yerleşim bölgesi enkaz hâline gelmişken İstanbul’un “şık” bir semtindeki tek bir yapının, üstelik de depreme karşı bir önlem olarak yıkılması ihtimaline direnip bunu konu edinmem duyarsız hatta şuursuz seçkincilikle damgalanabilir. 

İstanbul’u saran deprem korkusuna rağmen böyle bir görüşte ısrar ettiğim için tehlikeli bir inkârcılıkla da suçlanabilirim. 

Evet, Batum Apartmanı’nı seviyorum ben. 

Birinci katındaki bitkilerle sarmalanmış o balkona ve pencerelere bayılıyorum. 

O dairede yaşayan(lar)ı da, diğerlerindekileri de tanımıyorum. Ama çok nadiren karşımıza çıkan, Moda’nın en “değerli arsa”larından birindeki evini/evlerini yatırım aracı, yenilik fetişizminin simgesi olarak görmeyip sadece sevdiğinden/sevdiklerinden müteahhitlerin verdikleri kim bilir nasıl teklifleri geri çevirerek korumak için çırpınan o en az bir kişiye ya da aileye uzaktan müthiş saygı duyuyorum. 

Kısacası, Batum Apartmanı’nı yıllardır mahallelerimizi, kentlerimizi “kentsel dönüşüm” adı altında telef eden “rantsal yıkım”ın yakıcı bir örneği olarak görüyorum.

Fakat asıl önemlisi, benim bir mimarlık tarihçisi olarak sadece onun için değil, Kadıköy-Moda’daki, İstanbul’daki, başka kentlerdeki başka yapılar için de “ya biz yıkacağız ya da deprem yıkacak” şeklinde özetlenebilecek bir seçeneksizliği, çaresizliği kabul etmem mümkün değil.

Batum Apartmanı’nın hukukî sürecindeki son durumu, yapılan itirazların herhangi bir sonuç verip vermediğini bilmiyorum.

Fakat yeni haberdar olduğum, İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün duyurduğu bir gelişmeye göre “Kadıköy Geleneksel Çarşı ve Moda”da (Caferağa ve Osmanağa mahallelerinde 84 hektarlık) bir bölge “Kentsel ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı” ilan edilmiş.

Böyle bir gelişmenin Batum Apartmanı ve bölgedeki diğer yapılar için nasıl işleyeceğini itiraf etmeliyim ki, pek kestiremiyorum. 

Tek dileğim işe yaraması; yapıların iyileştirilerek, güçlendirilerek depreme dayanıklı hâle getirilmesiyle bölgenin mümkün olduğunca korunmasını sağlayabilmesi; sadece Kadıköy-Moda’da, İstanbul’da değil, tüm Türkiye’deki kentsel/rantsal dönüşümün/ yıkımın önüne geçebilecek bir model olabilmesi.

Tramvaya biniyorum.

Bahariye’den, Zeki Sayar’ın nasılsa bugüne kalabilmiş bir grup apartman yapısının olduğu caddeden geçeceğim birazdan, başka bir yazımda geri dönmek üzere.

Bugün 22 Mart 2023, Çarşamba

Saat 17:05

Hava kapalı, yağmurlu ve serin. Dün başlangıcını kutladığımız bahar, çiçeklenmiş ağaçlarda gizleniyor.

Damga Sokak durağındayım. Fakat tramvaya hemen binmeyeceğim. Tur değil şu anda ilgilendiğim çünkü, bir yapı. Tam karşımda duruyor.

Tabelasındaki ismiyle burası “Metro İstanbul Moda Yerleşkesi.” Kadıköy-Moda tramvayını kentin metro ağına bağlayan bu pek şık ismi okurken aklıma günlük dilde aniden karşımıza çıkan “asansör arızaya geçti” gibi ifadeler geliyor, “asansör bozuldu” yerine kullanılan.

Dil yoluyla onu güncelleştirmeye çabalamak, bu tramvayın asıl önemini kaçırıyor tabii arada. Kent içi ulaşım teknolojisinin geçmişini bugüne bağlayan, yerel yani mahalle ölçeğinde bir taşıt o.

Böyle bir tramvaya ait burası, onun bir nevi evi ama “yerleşke” olmadığı gibi, “tramvayevi” de değil elbette, bir hangar. 

“Hangar” ve “tramvay” ortak bir geçmişi, endüstri çağını paylaşan kelimeler. Tramvay hangarının bulunduğu yer de o çağın bugüne bir tür uzantısı.

Moda-Kadıköy yarımadasının kuzeyinde, Kadıköy rıhtımına yakın bir arazideyiz. 

Durağın ismi Damga Sokak ama etrafımızda sokak gibi pek bir şey yok. 

Açık bir alanda, İSPARK otoparkları ve İSKİ Kadıköy Atıksu Arıtma Tesisleri ile kuşatılmış hâlde, bu otoparklara, tesise ve bir de İDO Kadıköy iskelesine bağlanan yolların ortasındayız. 

Bir sürü irili ufaklı kavşak ve tretuvar var, yürümeye çalışırken sürekli inip çıkmamız, her an her yönden geliveren arabaları kollamamız gerekiyor. 

Burası bir ara/ardıl/atıl/atık/artık alan. 

Hangarda başlayan ve biten tramvay rayları bu alanın yüzeyinde ince ince yarıklar açıyor.

Birbirleriyle kesişen, ayrışan yaylar çiziyorlar, dümdüz çektikleri çizgilere eşlik eden.

Tramvayın tüm hat boyunca en yoğun izini bu alana düşürüyorlar.

Hangarın etrafında dolanıyorum. 

Başka bir zaman içine girmeye çalışacağım. 

Başka bir zaman da ona daha uzaktan, daha geniş bir açıdan bakmayı deneyeceğim, bu ara/ardıl/atıl/atık/artık alana geri dönerek.

Şimdi tramvaya biniyorum. 

Moda’ya doğru yol boyunca başka bir hangarı düşünüyorum, geçenlerde The New Yorker dergisinde okuduğum bir makaledeki hangarı. Rusya’nın ağır saldırısı altında Ukrayna’daki Harkov (Kharkiv) kentinin günlük hayatını sürdürme direncini göstererek seferlerine devam eden tramvayın ve onun mimar-vatmanının hangarda çekilmiş fotoğrafı geliyor gözümün önüne. 

Ve tramvayla daha da özdeşleşmiş “vatman” kelimesini başka bir turuma, hatta birden çok turuma saklamaya karar veriyorum.

Bugün 8 Mart 2023, Çarşamba

Saat 10:40

Yağmur az önce durdu. Yumuşak bir hava var. Kuşlar baharı karşılamaya hazır.

Bahariye durağından biniyorum tramvaya. Karşımda Kadıköy Rum Ortodoks Metropolitliği ve Süreyya Operası.

Benden başka binen yok. Tramvay da tenha. 

Bir süredir bugüne hazırlanıyor Kadıköy, ben de öyle.

Yanıma sadece bu küçük kare kartı aldım.

Ön yüzünde Virginia Woolf’un 1902 yılında çekilmiş o çok sevdiğim fotoğrafı var, açık mor renkte basılmış.

“Türkiye’de Virginia Woolf Çalışmaları İnisiyatifi”nin kartı bu, arka yüzünde iletişim bilgilerini paylaşıyorlar.

Bu kartı, inisiyatifin 28 Ocak 2023 günü Pera Müzesi’nde düzenlediği “Virginia Woolf in Turkey/Türkiye’de Virginia Woolf” sempozyumuna dinleyici olarak katıldığımda almıştım.

Sempozyum başlığının ima ettiği fakat özellikle Maggie Gee’nin açılış konuşmasında ve sempozyumu düzenleyenlerden Demet Karabulut Dede’nin sunumunda konu edindiği gibi, Woolf’un İstanbul’la farklı bir bağı var. 

1906 yılında İstanbul’a geliyor ve izlenimlerini günlüğüne yazıyor Woolf.

1928 yılında basılan Orlando: A Biography romanının bir bölümünü de İstanbul’a ayırıyor.

Bu İstanbul’lara diğer blogum “Ayasofya Günlüğü”nde yakın bir gelecekte odaklanmayı planlıyorum.

Woolf’un iyi bir yürüyüşçü olduğunu biliyorum yıllar boyunca tuttuğu günlüklerinden. Londra’da ve Londra dışında yaşadığı yerlerde gündelik hayatının düzenli bir faaliyeti yürümek. 

Romanlarındaki bazı karakterlerin de yürüyüşleri ünlüdür ayrıca. 1925 yılında basılan Mrs Dalloway, örneğin, Clarissa Dalloway’in akşam vereceği partiye çiçek almak için bir haziran sabahı yaptığı Londra yürüyüşüyle başlar.

Taşıtlarla arasının nasıl olduğunu hatırlamaya çalışıyorum şimdi. 

Trenden bahseder, evet, hem de bol bol, günlüklerinde de, romanlarında da. Ölümünden kısa bir süre sonra, 1941 yılında basılan Between the Acts (Tomris Uyar çevirisiyle Perde Arası) romanındaki ana mekân Pointz Hall’un Londra’dan uzaklığı üç saatlik tren yolculuğuna karşılık gelir örneğin. 

Peki başka? 

Aklıma bir de 1917 yılında basılmış “The Mark on the Wall” (“Duvardaki İz”) başlıklı çok sevdiğim kısa hikayesindeki eğlenceli bir cümle geliyor, “Tube” yani metrodan hoşlanmadığını ele veren: “Why, if one wants to compare life to anything, one must liken it to being blown through the Tube at fifty miles an hour – landing at the other end without a single hair-pin in one’s hair” (“Hayatı bir şeyle karşılaştırmak isterse bir insan, neden onu metroda saatte 50 mil hızla ve indiğinde saçında tek bir saç tokası kalmayacak şekilde uçurulmaya benzetmek zorunda olsun”).

Ve, evet, eşiyle satın aldıkları Singer marka arabayı büyük bir heyecanla kullanmayı öğrendiğini de günlüğüne 1927 yılında peşpeşe yazdığı notlarda okumuştum. Nedense onu araba kullanırken hiç düşünemiyorum.

“Gezgin Kayıtlar” için hazırlık yapma ve malzeme toparlama aşamasında ulaştığım bazı kaynakları tarıyorum zihnimde şimdi de.

Woolf’un Londra’daki atlı ve motorlu üst katları açık otobüslerin (“omnibus”) renklerini, güzergahlarını, ücretlerini gayet iyi bilecek kadar sık kullandığını hatırlıyorum okuduklarımdan, bir de yine Mrs Dalloway’de Clarissa’nın sabah yürüyüşü sırasında bu taşıtı kullananları sınıfsal olarak küçümsemesini (bu kaynaklar ve başkaları için “Kitaplar/Yazılar” sekmesine bakabilirsiniz).

Günlüğünden anladığıma göre, Woolf 1906 yılında İstanbul’a geldiğinde atlı arabayla dolaşmış şehirde zaman zaman. 

Acaba bu tramvay hakkında ne düşünürdü? 

21. yüzyıla kendini bir şekilde atmayı başarmış bu toplu taşıma aracını pek yadırgamazdı muhtemelen.

Dar cadde-sokaklar boyunca dükkanları, kafeleri, lokantaları, okulları, kiliseleri, camileri, evleri ile canlı bir mahalle yaşamının içinden geçerken etkilenir miydi pek emin değilim, günlüğünden İstanbul’da gezinmeye çok da bayılmadığını anlıyorum çünkü.

Fakat kıvrıla kıvrıla birdenbire denize ve Ayasofya’ya doğru açılan bir güzergahta, tanışık olduğu bir tempoda ilerlediği için sanki hoşuna giderdi bu tramvay.

Kadıköy/İDO durağında iniyorum. 

İskele meydanına doğru yürürken akşam Taksim’deki “Feminist Gece Yürüyüşü”ne Woolf’la beraber katılacağımızı hayal ediyorum. 

Vapurla Karaköy’e, Karaköy’den de Tünel’le İstiklal Caddesi’ne çıkmayı geçiriyorum aklımdan. 

Woolf’un vapurla yapacağımız yolculuğu seveceğini, özellikle Ayasofya’yı denizden seyretmeye yine doyamayacağını tahmin ediyorum. 

Tünel’e ise binmek istemeyebilir, merdivenlerle kat kat inilmese de yeraltında dümdüz bir doğrultuda bir yerden bir yere gitme fikrinin kendisine karşı olduğunu okumuştum yine bir kaynakta. Umudum, süresinin ve hızının “Tube” deneyimlerinden çok daha kısa olduğunu öğrendiğinde kabul etmesi. 

Fakat acele etmeliyiz. Geçen yıllarda olduğu gibi tüm barikatları aşıp Taksim’e ulaşmak çok güç olacak. Hatta bugün çok daha güç olacak. 

Çünkü o kadar ama o kadar korkuyorlar ki…

Yine de engelleyemeyecekler.

Orada, başka yerde, her yerde tekrar ve tekrar haykıracağız bu karanlıktan çıkacağımızı, yaşamı yeniden kuracağımızı.